Bugün bir fıkra ile başlamak istedim. Nasreddin Hoca’nın hanımı vefat eder. Komşuları hocayı, kocası ölmüş bir kadınla evlendirirler. Fakat bu evlilikte hocayı rahatsız eden bir durum vardır. Ne zaman hanımıyla yatağa girseler, hanım eski eşinden bahsetmeye başlar: “Benim rahmetli şöyle iyiydi, şöyle efendiydi, bana şöyle davranırdı…” Eski kocasını öve öve bitiremez. Onun altında kalmamak için hoca da başlar: “Benim rahmetli hatun da şöyle itaatkârdı, şöyle evine düşkündü…” der. Zamanla bu durum hocayı fazlasıyla rahatsız eder ve bir gün hanımını iterek yataktan düşürür. Kadın öfkelenir:
— Hoca, ne oluyor? Bu ne demek?
Hoca hazır cevaptır:
— Hatun, yatak iki kişilik. Araya bir senin rahmetli, bir de benim rahmetli girince sığışamadık; düştün!
Her ne kadar fıkra kısa olsa da evlilik ilişkileri açısından anlattığı mana oldukça büyüktür. Evlilikler iki kişiliktir. Araya “senin annen”, “benim annem”, “senin baban”, “benim babam” girince sığışmak zorlaşır ve maalesef çoğu zaman bu tür evlilikler boşanmayla sonuçlanır.
Aile Bürosu’nda çalışırken bitmesine en çok üzüldüğüm evlilikler de bu tür evlilikler olmuştur. Çünkü eşlerin, evlerinin dış kapısını kapattıklarında; yatak odasında, salonda ve mutfakta anlaşarak bir uyum sağlamaları son derece kıymetlidir. İşte bu birlikteliğin, üçüncü şahısların müdahalesine fırsat verilerek sona erdirilmesi çoğu zaman yürek burkan sonuçlar doğurur.
Aile Bürosu’nun yeni kurulduğu zamanlardaydı. Bir hanımefendi, yanında kızıyla geldi. Kızı bir yıllık evliymiş ve altı aydır eşinden ayrılarak babasının evine dönmüş. Fakat artık kendi evine dönmek istiyormuş. Eşi de ayrılmak istemiyor, hanımının eve dönmesini bekliyormuş; ama anneyi durdurmak ne mümkün…
“Hocam,” dedi, “hazır çocuk yokken ayrılıp gelmişken bir daha dönsün istemiyorum. Ondan benim kızıma koca olmaz. Oğlanın babası yok. Ekonomik imkânları yoktu. Evlerini biz tuttuk. Ben temizledim. Eşyalarını biz aldık. İkisi de üniversite mezunu, çalışıyorlar. Sabah onlar işe gidince gider evlerini temizlerim, çamaşırlarını yıkar, ütülerini yaparım. Yemeklerini pişiririm. Buna rağmen ağzını doldura doldura bana bir kere ‘anne’ demedi. Minnet duymadı. Kızım onun kendisini sevdiğini zannediyor ama kesinlikle o benim kızımı sevmiyor. Hocam, bunları ayırırsam günah işlemiş olur muyum?”
Kızcağız sadece arada bir, “Ama anne, o beni seviyor…” diyebiliyordu. Kız öyle söyledikçe annesi, “Hayır, kesinlikle o seni sevmiyor!” diye tepki veriyordu.
Oğlan adına o kadar üzüldüm ki kendimi tutamadım:
— Hanımefendi, sizden bir şey isteyebilir miyim?
— Söyleyin hocam.
— Ne olur, şu çocukların anahtarlarını verin; bırakın kızınız evine gitsin. Altı ay siz hiç onların evine uğramayın. Yıkayamazlarsa çamaşırlarını kirli giysinler; ütüleyemezlerse ütüsüz giysinler. Yemek pişiremezlerse dışarıda yesinler. Ama ne olur, şu damadınızın üzerindeki ezici tavrınızı bırakın ve bu çocukları baş başa bırakın.
Ben böyle konuşunca kızcağız biraz cesaretlendi:
— Hocam, eşim beni seviyor; sadece annemle anlaşamıyorlar. Biz ikimiz bir arada olunca hiçbir problemimiz yok.
Odadan çıkarlarken hanımefendi hâlâ, “Hayır! O seni sevmiyor; sen sevdiğini zannediyorsun!” demeye devam ediyordu.
Bunun örnekleri anlatamayacağım kadar çoktur. Kızının telefonuna takip programı yerleştirip damadıyla konuşmalarını dinleyenler; sonra kayınvalideye gidip “Sen benim kızımla böyle konuşamazsın!” diye hesap soranlar… Liste uzayıp gidiyor.
Ama en çok ağırıma giden olaylardan biri şuydu: Bir beyefendi, yatak odasında eşiyle tartıştıklarında bu tartışmaları telefonla kaydedip annesine dinletiyordu. Hz. Peygamber, bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur:
“Kıyamet gününde Allah katında en kötü insan, eşiyle mahremiyetini paylaştıktan sonra onun sırrını ifşa eden kimsedir.”
Bir evliliğin mahremiyetini taşıyamayan bir erkek, Yüce Allah’ın “mîsâgan galîza / ağır bir söz” diye tarif ettiği nikâhın yükünü nasıl taşıyabilir? Nitekim büyüklerimiz, “Peyniri deri, kadını eri saklar.” derler.
“Tüfek icat oldu, mertlik bozuldu.” Artık kadınlar kocalarından habersiz —ya da bazen bilgileri dâhilinde— telefonlarına takip sistemi yüklüyor. Kocalar da aynı yönteme başvuruyor. Sonra bir anlaşmazlık durumunda bütün sırlar yırtık bohça gibi ortalığa saçılıyor.
Karısı, kendisinin bilgisi dâhilinde telefonuna takip sistemi yükleyen bir beyefendi şöyle demişti:
— Hocam, akşama kadar telefon kaydediyor. Sabaha kadar hanım o kayıtları dinliyor. Ben aptal mıyım? Eğer aldatacak olsam gizlice ikinci bir telefon alıp dışarıda saklamak o kadar mı zor?
Ben de hanımefendiye şöyle demiştim:
— Eğer bu beyefendiyi telefonla takip ederek elinde tutacağını düşünüyorsan, bu evlilik zaten bitmiş demektir.
Bir de psikologların “kendini gerçekleştiren kehanet” dediği bir gerçek var. İnsanın zihninde gerçekleşeceğine inandığı bir düşünce yerleşince davranışları o yönde gelişir. Beklediği olay, kendi davranışları sonucunda gerçekleşir; fakat kişi bunun sebebinin kendisi olduğunu kabul etmez. Psikologlar bunu, “kişisel inançların davranışları değiştirme gücü” olarak tanımlar.
Birçok hanımefendi gözümün önünde bu şekilde evliliklerinin bitmesine sebep oldu. Aslında evliliklerini bitiren kendi davranışları olmasına rağmen, düşündükleri şeylerin evliliklerini bitirdiğine inanmaya devam ettiler.
Üniversite mezunu bir hanım, elinde naylona üçgen şeklinde sarılmış iki muska ile geldi. Bunların yastığının arasından çıktığını söyledi. Genelde bu durumlarda potansiyel suçlu bellidir: kayınvalide veya görümce. O da bu muskaları kayınvalidesinin, kendisini kocasından ayırmak için koyduğuna inanıyordu. Çünkü ona göre kayınvalidesi kendisini sevmiyor ve uzak bir şehirde oturmasına rağmen sık sık arayıp oğlunu kendisine karşı dolduruyordu. Ne zaman kayınvalidesi kocasını arasa sonrasında mutlaka kavga ediyorlardı.
Muskaları açtım. Her ikisinde de koruma amaçlı ayetler yazılıydı. Büyü yapanların kullandığı sayılar ve şekiller yoktu. Bu hanımla uzun süre görüştük. Ayetlerin anlamlarını birlikte okuduk. Kayınvalidesinin her aramasından sonra çıkan tartışmaların sebebinin kayınvalide değil; kendisi olduğunu, çünkü her görüşmeden sonra eşine “Annenle ne konuştunuz, benim aleyhime ne söyledi?” gibi imalı sorular sorduğu için kavga ettiklerini analiz ederek anlatmaya çalıştım. Yine de sonunda boşandılar.
Hanımefendi ağır bir hastalığa yakalandı. Üstelik çocukları da vardı. Bir gün:
— Hocam, ne olur arayın; yeniden evlenelim. Siz haklıydınız, ben her şeyi kendi elimle yapmışım. Şimdi uzaktan bakınca daha açık görebiliyorum, dedi.
Ama artık beyefendi kabul etmedi.
Batı’da bir çift evlenince gelin ve damat dans eder; bu iki kişilik bir birlikteliği simgeler. Bizde ise düğünde gelin, damat, kaynana, kayınbaba, amca, dayı hep birlikte halay çeker. Bu, yalnız iki kişinin değil ailelerin de evlendiğini gösterir.
Elbette evlilik, bir eşin diğerini satın alması ya da her şeyiyle onun üzerine ipotek koyması demek değildir. Geniş ailelerle ilişkiler mutlaka devam edecektir; etmelidir de. Ancak geniş aileler de karı-kocadan oluşan çekirdek ailenin mahremiyetine saygı duymalı; zaten zor olan evliliği onlar için daha da zor hâle getirmemelidir.
Çünkü üçüncü şahısların müdahalesiyle yıpratılan her evlilik, yalnız iki insanın değil; bir ailenin, hatta çoğu zaman bir çocuğun geleceğinin de yara alması demektir. Bu ise gerçekten ağır bir vebaldir.













