Hukuk sistemlerinin temel amacı; toplumda adaleti, huzuru ve güvenliği tesis etmek, bireylerin hak ve hürriyetlerini korumaktır. Her hukuk sistemi kendi içinde bir bütündür. Tıpkı bir yapbozun parçaları gibi; haklar ve sorumluluklar birbirini tamamlayarak anlam kazanır.
Bu yüzden bir hukuk sistemine ait herhangi bir uygulamayı, bağlamından koparıp başka bir sisteme taşımaya kalktığınızda, o hassas denge bozulur. Sonuçta ortaya adalet değil; haksızlık ve hatta zulüm çıkabilir.
Bugün ne yazık ki toplumumuzda, özellikle aile hukukunda bu ikili yapıdan kaynaklanan ciddi sorunlar yaşanıyor. Nikâh ve boşanma konularında hem Medeni Hukuk’u hem de İslam Hukuku’nu birlikte uygulamak isteyen insanımız, bazen bilerek bazen de farkında olmadan haksızlıklara kapı aralayabiliyor.
Bu yazıda meseleyi nikâh üzerinden ele almak istiyorum.
Eğer “Kur’an’da nikâhın olmazsa olmazı nedir?” diye sorulacak olursa, cevabım nettir: Mehir. Çünkü Kur’an, nikâh bağlamında hiçbir hususun üzerinde durmadığı kadar mehir üzerinde durur. Hatta açıkça ifade etmek gerekirse; nikâhta şahit meselesine değinmeyen Kur’an, mehrin verilmesini nikâhın temel unsuru olarak vurgular. Nitekim Hz. Peygamber’in de sembolik dahi olsa mehirsiz bir nikâh akdetmediği bilinmektedir.
Bunun sebebi, Cahiliye döneminde ekonomik ve sosyal açıdan dezavantajlı konumda olan kadının korunma ihtiyacıdır. Miras hakkı olmayan, çalışma hayatına katılamayan kadın için mehir ciddi bir teminat niteliği taşımaktaydı. Bu nedenle Kur’an hem nikâh esnasında mehrin belirlenmesi hem de boşanma durumunda eksiksiz şekilde kadına verilmesi üzerinde ısrarla durmuştur:
“…İnanan namuslu, hür kadınlar ve sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden namuslu, hür kadınlar -zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın namuslu bir biçimde (evlenmek üzere) mehirlerini verdiğiniz takdirde- size helaldir…” (Mâide 5/5). Görüldüğü gibi kadının helal olması mehrinin ödenmesi şartına bağlanmıştır. Bu konuda daha pek çok ayet zikretmemiz mümkündür.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir denge vardır. İslam Hukuku’nda boşanan kadının uzun vadeli nafaka ya da tazminat hakkı bulunmaz. Kadın sadece iddet süresi boyunca nafaka alır. Çocukların bakım ve geçimi ise babaya aittir. Hatta anne çocuğunu emzirirse bunun karşılığında ücret talep etme hakkına sahiptir. İddet süresi sona erdiğinde ise eşler arasındaki bağ tamamen kopar.
Bugün yaşanan sorunların temelinde ise bu iki farklı sistemin “seçmeci” bir anlayışla uygulanması yatmaktadır.
İnsanlar, her iki hukuk sisteminin sadece kendi lehlerine olan hükümlerini alıp uygulamaya çalışıyor. Bu da adaleti değil, istismarı doğuruyor.
Örneğin; nikâh esnasında mehir belirleniyor. Ancak boşanma gerçekleştiğinde, bu kez Medeni Hukuk devreye sokularak nafaka ve tazminat da talep ediliyor. Böylece tek bir evlilik üzerinden iki ayrı sistemin tüm getirileri bir araya toplanıyor. Bunun sonucunda da kısa süreli bir evlilik sonrası yıllarca nafaka ödemek zorunda kalan insanlar ortaya çıkıyor. Kısa süren bir evlilik, uzun yıllar süren bir mağduriyete dönüşüyor.
Bu noktada sormak gerekiyor:
Bu durum adalet midir, yoksa açık bir haksızlık mı?
Daha da vahimi, son zamanlarda “mehir” kavramının istismar aracı hâline gelmiş olmasıdır. Gündüz kuşağı programlarında ve bireysel başvurularda görüyoruz ki; bazı kişiler, evlilik vaadiyle karşı tarafı kandırıp mehir adı altında ciddi maddi kazançlar elde ettikten sonra ortadan kaybolabiliyor. Bu durum, kimi zaman organize bir dolandırıcılık şekline bile dönüşebiliyor.
Üstelik mağduriyet sadece erkeklerle sınırlı kalmıyor; aileler de bu süreçten zarar görebiliyor.
Yakın zamanda karşılaştığım bir örnek oldukça çarpıcıydı. Bir hanımefendi, eşinin ailesine ait olan evi mehir olarak kendisine vaat ettiğini söyleyerek, bu evin kendi üzerine geçirilmesi için benden “dinî bir belge” talep ediyordu. Oysa kişinin, başkasına ait bir malı mehir olarak vaat etmesi zaten mümkün değildir. Bunu izah etmeme rağmen, talebinde ısrarcıydı.
Benzer şekilde, evliliği bir kazanç kapısı olarak gören, mehrini alır almaz evliliği bitirmeyi planlayan örneklerle de karşılaşmak mümkün.
Evlendiği erkeği bana getireceğini ve o beyefendiye “dinen mehrin kadının hakkı olduğunu, mutlaka verilmesi gerektiğini, bunun dini bir vebal olduğunu” anlatmamı isteyen birçok kadınla karşılaştım. Ama bunların birçoğunda kadınlar evlilik konusunda samimi değildi. Mesela yaşlı bir beyefendiyle evlenip onunla yatmak istemeyen bir kadın; “Hocam, bana 5000 Euro mehir verecekti. O kadar parası var. Ama ben onunla yatmayınca parayı cebine koyup yatıyor. Bu mehir benim hakkım. Parayı alabilsem hemen evi terk edeceğim” demişti.
Diğer bir hanımefendi; 5 yıldır bir iş adamıyla dini nikahla yaşamış. Adam, kendisine mehir olarak, o günlerde çok yüksek sayılabilecek bir miktara bir ev bir de araba almış. 5 yıl boyunca gezmediği ülke, gitmediği tatil yeri kalmamış. Şimdi beyefendi ekonomik olarak bitmiş ve hanımefendi kendisini boşamasını istiyormuş. Adam haklı olarak; “Beni bitirdin. Para bitince de istemez oldun. En azından ev ve arabayı ver. Ben de seni boşayayım” demiş. Bunlar hanımefendinin mehri ve hakkıymış.
Açık konuşmak gerekirse; mehrin bu şekilde kullanılması ne dinî ne de ahlaki bir davranıştır.
Çünkü Kur’an’ın emrettiği mehir, bir istismar aracı veya kazanç kapısı değil; bir güvence mekanizmasıdır. Aynı şekilde Kur’an’ın tarif ettiği nikâh da çıkar ilişkisine dayalı bir birliktelik değil bir hayat ortaklığıdır, sorumluluk temelli bir birlikteliktir.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; iki ayrı hukuk sistemini keyfimize göre birleştirmek değil, hangi sistem uygulanacaksa onun bütünlüğüne sadık kalmaktır.
Aksi hâlde, adına ne dersek diyelim, ortaya çıkan şey adalet değil; zulümdür.
Vesselam.













