İmam-Hatip Lisesi son sınıftaydım. Yine böyle bahar günleriydi. Son dersin sonlarına doğru sınıfta bir hareketlilik başladı. Ben pencereye en uzak köşede oturduğum için olup bitenden pek haberdar değildim. Dersimiz, rahmetli Muazzir Özcan Hocamızın Kelam dersiydi. Babacan, derviş gönüllü bir insandı. Bir anda dersi kesti ve hayatım boyunca unutamayacağım şu cümleleri söyledi:
“Çocuklar, sevin… Tabiatı sevin, hayvanı sevin, insanı sevin. İnsanî aşk, İlâhî aşkın saçmasıdır. Onu tutşturur. İnsan ‘Leyla’ demeden ‘Mevla’ diyemez. Ama sizden bir şey istiyorum: Haram ile helal arasındaki çizgiyi koruyun. Çünkü haram, insanı hem dünyada hem ahirette zelil eder.”
Ardından şöyle dedi:
“Emel Sayın ‘Ya Rab Kalbimin Sahibi Nerede’ şarkısını söylesin; ben kendi kalbimin sahibini düşüneyim, siz de kendi kalbinizin sahibini düşünün.”
Muazzir Hoca durduk yere bunları neden söyledi ki diye düşündüm. Dersten sonra arkadaşlara hocanın neden böyle konuştuğunu sordum. Meğer son ders saatlerinde çevredeki erkek okullarından öğrenciler okulun önünden geçiyor, bizim okuldan bazı arkadaşlar da özellikle pencere kenarlarına oturup onları izliyormuş. Sonradan büyük sınıfların pencere alt camlarının boyandığını görünce meseleyi daha iyi anladım.
Aradan yıllar geçti. Bir yatılı Kur’an kursuna öğretici olarak tayin oldum. Orada Muazzir Hoca’nın ne demek istediğini çok daha iyi kavradım.
Kursta bazı kız öğrencilerin bileklerinin iç kısmında harfler yazılıydı. Çocuklara bunların ne olduğunu sordum. Belletmenlerinin isimlerinin baş harfi olduğunu söylediler. “Neden yazıyorsunuz?” diye sorunca sustular.
Daha sonra belletmenlerden biriyle konuştum. Çocuklar, güya bir “şeyh-mürit” ilişkisi kuruyor, bağlı oldukları belletmenin baş harfini iğneyle yakarak bileklerine işliyorlarmış. Hatta belletmenler, bunu yapan çocuklara daha fazla ilgi gösteriliyor, ekonomik durumu iyi olan çocuklar kendilerince şeyhi kabul ettiği belletmenlerin bazen dışarı yemeğe bile götürüyormuş.
Duyduklarım beni dehşete düşürmüştü. Çünkü burada yalnızca bireysel bir yanlış değil; bir zihniyet problemi vardı.
Çocuklarla tek tek konuştum. Yaptıklarının neden yanlış olduğunu anlatmaya çalıştım. Birçoğu bileğindeki harfi silmek istedi ama işlenen iz, neredeyse dövme gibi kalıcıydı.
Aslında mesele çok daha derindi.
Bu çocuklar; neyi neden öğrendiklerini bilmeden, sadece ezber yapmak zorunda bırakılan; yaşlarının gereği olan duyguları sağlıklı biçimde yaşayamayan çocuklardı. İnsan psikolojisinin en temel ihtiyaçlarından biri olan sevme, bağ kurma ve değer görme ihtiyacı, yanlış kanallara akmıştı.
Bugün dindar ailelerin evlerinde büyüyen birçok çocuk da benzer bir fanusun içinde yaşıyor.
Çocuklarımızı okul, dershane, özel ders ve ev arasında sıkıştırıyoruz. Eve gelir gelmez “Bugün nasılsın?” diye sormadan deneme netlerini soruyoruz. Çocuğun iç dünyasını değil, denemelerdeki sıralamasını takip ediyoruz.
Anne-babalık görevimizi; çocuğun ihtiyaçlarını karşılamak ve akademik başarısını kontrol etmekten ibaret sanıyoruz.
Sonra o çocuk başka bir şehirde üniversite kazanıyor. Üzerindeki baskı kalkınca da yıllarca bastırdığı duygular kontrolsüz biçimde patlıyor. Bir anda “özgürlüğün dibine vuruyor.” Çünkü çocuk, özgürlüğü yönetmeyi değil; sadece baskılanmayı öğrenmiş oluyor.
Bir tanıdığımın oğlu vardı. Televizyon yasak, bilgisayar yasak, kız arkadaş yasak… Her şey yasaktı.
Sonra çocuk başka bir şehirde güzel bir üniversite kazandı. İlk yaz tatilinde karşılaştık.
“Kanka okul nasıl gidiyor, aileni özlüyor musun?” diye sordum.
“Ne dersleri kanka?” dedi. “Şu an üniversitedeki bütün kızlar Juliet, ben Romeo gibiyim. Özgürlüğün dibine vurdum. Seneye derslere bakarız…”
Aslında çocuk kötü biri değildi. Sadece hayatı hiç tanımadan büyütülmüştü.
Psikologlar, çocukların özellikle yedi yaşından sonra sorgulamaya başladığını söylüyor. Bu dönemden sonra çocukla konuşmak, birlikte vakit geçirmek, onu anlamaya çalışmak gerekiyor.
Mesela birlikte film izlesek…
İzlediği bir karakter üzerinden doğruyu yanlışı konuşsak…
Duygularını bastırmak yerine yönetmeyi öğretsek…
Karşı cinsle öncelikle “insan” olarak ilişki kurulması gerektiğini, onlara sadece cinsel bir obje olarak bakılmayacağını öğretsek… Karşı cinsle ilişki kurmanın ahlaklı ve saygılı sınırlarını anlatsak…
Belki de birçok problemi daha ortaya çıkmadan çözmüş olacağız.
Ama biz çoğu zaman çocuklara; hikmetini anlayabilecekleri bir din değil, sadece yasaklar listesi sunuyoruz. Zaten çoğumuz “hikmet”in ne farkında ne de peşinde değiliz.
Üstelik din diye anlattığımız şeyin içine bazen bidatleri, hurafeleri, kültürel korkuları ve hayatın gerçekliğiyle uyuşmayan yorumları da dolduruyoruz. Çocuk da bir süre sonra İslam’ı değil; bizim yanlış temsilimizi reddediyor.
Geçenlerde Maraş’ta yaşanan okul saldırısında bunu bir kez daha düşündüm. Saldırıyı yapan çocuğun WhatsApp profilinde kendine rol model aldığı kişi, Elliot Rodger isimli bir “incel” figürüydü. Yani karşı cinsle sağlıklı ilişki kuramayan, bu yüzden insanlara kin ve nefret besleyen problemli bir karakter…
Sabahlara kadar internet başında kalan, sosyal medyada kimlik arayan, yalnızlaşan bir genç…
Şimdi kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Bu çocuk ailesiyle sağlıklı iletişim kurabilseydi…
Sosyal medya bağımlılığı zamanında fark edilseydi…
Karşı cinsle saygılı iletişim kurması öğretilseydi…
Kendini değersiz hissederek duygularını bastırmak veya bastırılmak yerine yönetilseydi…
Bugün birçok felaketin önüne geçilebilir miydi?
Bir gün bir genç Peygamber Efendimiz’e gelip:
“Ya Resûlallah, zina etmek istiyorum” dedi.
Sahabe öfkelendi. Fakat Peygamberimiz genci azarlamadı. Onu karşısına aldı ve sadece şunu sordu:
“Sen bunu annen için ister misin?”
Genç, “Hayır” dedi.
Aynı soruyu kız kardeşi, halası ve teyzesi için de sordu. Genç her defasında “Hayır” cevabını verdi.
Bunun üzerine Efendimiz:
“İnsanlar da bunu kendi yakınları için istemez” buyurdu. Sonra elini gencin göğsüne koyup ona dua etti.
Yani Efendimiz, bir gencin duygusunu inkâr etmedi; onu terbiye etti.
Belki de bugün bizim en büyük problemimiz burada düğümleniyor.
Biz çocuklarımızın duygularını yok etmeye çalışıyoruz.
Din ise duyguyu yok etmeyi değil, onu ahlakla yönlendirmeyi emrediyor.
Çocuklarımız bizden uzaklaştığında bile helal-haram çizgisini koruyabiliyorsa…
Kimsenin görmediği yerde Allah’ın kendisini gördüğünü hissedebiliyorsa…
İşte o zaman gerçekten bir şeyleri doğru yapmışız demektir. Vesselam.













