Eskiden hac kuralarının çekildiği günler müftülüklerin en yoğun günleri olurdu. Çünkü o zamanlar herkes evinden internet üzerinden başvuru yapıp sonucunu yine evinden öğrenemezdi. Hacca gitmek isteyenler il müftülüklerine müracaat eder, bilgiler müftülük tarafından işlenerek Diyanet İşleri Başkanlığı’na (DİB) gönderilirdi. Kura sonuçları açıklandığında ise herkes T.C. kimlik numarasıyla sonucu müftülükten öğrenirdi.
Kendisine hac çıkan sevincini, çıkmayan hüznünü orada yaşardı. Bu yüzden kura günleri müftülükler adeta duygu trafiğiyle dolup taşardı. Sevinenler, ağlayanlar, kızanlar… Hatta kendisine hac çıkmadığı için Diyanet’i, hatta doğrudan bizi suçlayanlar bile olurdu.
Yine böyle bir kura günüydü. Sabah müftülüğe geldiğimde koridorda bir amca yüksek sesle söyleniyordu:
“Bundan sonra gönderseniz de gitmem! Köye gidecek yüzüm kalmadı. Yine çıkmadı deyince millet yüzüme nasıl bakacak? Siz haksızlık yapıyorsunuz!”
Yanına gidip sakinleştirmeye çalıştım:
“Amca, kısmet değilmiş. Sen Allah için mi gideceksin, millet için mi? Başvurunu yapmışsın, gerisi Allah’a kalmış.”
Ama sakinleşmedi. Konuştukça öfkesi arttı. En sonunda yalnız kalmasının daha iyi olacağını düşünüp odama geçtim.
Odamda yaşlı bir teyze oturuyordu.
“Buyur teyze,” dedim.
“Moralim çok bozuk kızım, öylesine geldim,” dedi.
“Ne oldu?”
“Hac çıktı…” dedi.
Şaşırdım. “Teyze, hac çıktığı için insan üzülür mü? Bak dışarıda insanlar hac çıkmadığı için neredeyse bizi dövecek,” dedim.
Durumu anlattı: Sekiz yıl önce yazılmışlar. O zaman eşi sağlıklıymış. Şimdi ise felç geçirmiş, yatalak. Onu bırakıp gitmesi mümkün değil. Evinin çatısı akıyormuş; “Parayı çekip çatıyı mı yaptırsam?” diye düşünüyor ama içi de razı olmuyormuş.
Gerçekten zor bir durumdu. Yine de teskin etmeye çalıştım:
“Teyze, bak dışarıda insanlar çıkmadığı için ne kadar üzülüyor. Sana çıkmış. Yazıl bakalım, belki Rabbim bir kapı açar. Olmazsa da son noktada yatırdığın parayı çeker, gitmezsin. En azından ola ki bir imkân olursa ‘niye yazılmadım’ diye pişmanlık duymazsın. Durum değişmez, gidemezsen de yatırdığın parayı geri çekersin. Biraz eksik alırsın ama yapacak bir şey yok, bir ümit işte…” dedim.
“Doğru söylüyorsun kızım,” dedi ve çıktı.
Teyze çıkarken kapıdan bakıp geri çekilen genç bir çift içeri girdi. Bir süre birbirlerine baktılar. Sonunda beyefendi söze başladı:
“Hocam, Kutlu Doğum Haftası’nda hediyesini okula götürüp özür dilediğiniz çocuk var ya… Biz onun anne babasıyız.”
Bir an durakladım. Çünkü o olay gerçekten unutulmazdı.
O zamanlar her yıl, Nisan ayının 14 ile 20’si arasında coşkulu etkinliklerle Kutlu Doğum Haftası’nı kutlardık. Bazen Kur’an kursu öğrencileri ve uluslararası İHL öğrencileri birlikte piyesler hazırlardı. Haftalar öncesinden bir telaş başlardı. Bir yandan Hz. Peygamber’i, O’nun bizden davacı olmayacağı şekilde doğru olarak anlatma telaşı, bir yandan da DİB’in programlarını “Buradan bir şey çıkarabilir miyim?” arayışıyla izleyen gözler arasında basına malzeme olmayan programlar çıkarmak öyle kolay değildi. Çünkü birileri programları Cumhuriyet’e, laikliğe aykırı bir şey bulabilir miyim diye izlerken, diğer birileri de kız çocuklarının kıyafetlerinden, seslerinden, hadislere aykırı bir şey bulabilir miyim diye izlerdi. Yani hem her an göz önünde olmak hem de bu iki gruba da malzeme vermeden program çıkarmak zorundaydık ve bu, her an bıçak üzerinde yürümek gibi bir şeydi. Böyle bir Kutlu Doğum Haftası veya Hafızlık İcazet Merasimi gibi büyük çaplı bir programı her iki tarafa da malzeme vermeden tamamladığınız zaman üzerinizden Erciyes Dağı kalkmış gibi olurdu.
Yılını hatırlamıyorum ama yine bir Kutlu Doğum Haftası programıydı. O zaman DİB Başkanı Mehmet Görmez Hocamızdı ve programa konuşmacı olarak o gelecekti. O yüzden daha çok Kur’an tilaveti ve Mehmet Görmez Hoca’nın konuşmalarına ağırlık verilen, Mustafa Demirci’nin de ilahilerle eşlik edeceği bir program planlamıştık.
Tabii günler öncesinden Millî Eğitim Müdürlüğü ile yazışmalar yapılmış, öğrenciler arasında Peygamberimizle ilgili kompozisyon ve şiir dallarında yarışmalar yapılmış ve her dalda birinci, ikinci ve üçüncü olan öğrenciler belirlenmişti. Özel Kalem ile yapılan görüşmelerde bu öğrencilerin hediyelerinin de platformda Başkan Bey tarafından verilmesi ayarlanmıştı.
Muhteşem bir program oldu. Programın sonuna doğru çocukların hediyelerinin verileceği sırada ben hediyeleri platforma taşıtmaya çalışırken diğer müftü yardımcısı arkadaş; “Hocam, Özel Kalem, Mehmet Hocam çok yorgun. Buradan çıkıp Gaziantep’e gidecek. Sadece birincilerin hediyesini o versin, diğerlerini siz burada halledin, diyor,” dedi. Eminim ki Başkan Bey’e ulaşsak buna razı olmazdı. Biz Yeşilhisar’dan, Bünyan’dan öğrenciler çağırmıştık ve çocuklar gece boyu hediyelerini almak için bekliyordu. “Mehmet Görmez Hocam’a ulaşamaz mıyız?” dedim. “Hocam, Özel Kalem’i atlamamız şık olmaz,” dedi. “Eminim Mehmet Hocam bilse buna razı olmazdı!” dedim ama yapacak çok bir şey yoktu.
Ertesi gün müftülüğe gittim. Kur’an kursları müdürü koridorda bekliyordu. “Program çok güzeldi değil mi?” dedim. “Tabii, biraz önce olanlardan haberin yok,” dedi. “Ne oldu ki?” dedim. “Şiir dalında ikinci olan çocuğun babası aradı. Çok öfkeliydi. Konuşmama bile fırsat vermedi. ‘Zaten Diyanet’ten daha fazla ne beklenir ki? Benim çocuğumu gece boyu orada beklettiniz. Sizin vereceğiniz hediye, benim çocuğumun bir gece uyku saatini geçirmesine değmez. Benim dinle de Diyanet’le de ilişkim yok. Sadece çocuğumu orada görmek için akrabalarımla geldik,’ diye saydırdı,” dedi. “Beyefendi çok haklı, biz sözümüzü tutmadık. Numarasını ver de bir özür dileyeyim,” dedim. “Hocam, hiç tavsiye etmem. Gerçekten adam çok öfkeli. Şimdi ağır bir söz söyler. İçinden çıkamazsınız,” dedi. “Ama bunu telafi etmemiz lazım,” dedim.
Sonra çocuğun okulunun müdürünü aradım. Durumu anlattım. “Hocam, hediyeleri alıp okula gelsek, ufak bir program düzenleseniz, arkadaşlarının, öğretmenlerinin önünde ben çocuktan özür dileyip hediyelerini versem, çocuğu da onore etsek olur mu?” dedim. “Olur hocam,” dedi ve aynen öyle yaptık. Diğer ilçelerdeki çocukların hediyelerini de ilçe müftülerine gönderip aynı şekilde yapmalarını söyledim.
Şimdi karşımda oturan çift o çocuğun anne babasıydı.
“Hocam, gerçekten bizim o zamana kadar dinle de Diyanet’le de çok ilgimiz yoktu. Her ne kadar öfkelensek de o gece oradaki ortam, konuşmalar bizi etkiledi. Siz de çocuktan özür dileyip durumu anlatınca biraz daha yumuşadık. Zaten çocuk şiir için araştırmalar yaparken de biraz Peygamberimizin hayatı hakkında bilgi sahibi olduk. O sıralarda hac kayıtları başladı. Her sene bir yurt dışı tatili yapıyoruz. Nasıl olsa çıkmaz ama ola ki çıkarsa bu sene de yurt dışı tatili yerine oraya gideriz diye kayıt yaptırdık. Hocam, ilk sene de bize hac çıktı. Bizim ne haccın nasıl bir ibadet olduğu ne de nasıl yapılacağı hakkında hiçbir fikrimiz yok. Kadınların regl durumunda yapacakları, yapamayacakları ibadetler varmış. Sizden başka kimseye de gidemedik,” dedi.
Uzun uzun konuştuk. Kitaplar verdim. Soracakları bir şey olursa aramaları için telefon numaramı verdim. Gittiler.
Aradan zaman geçti. Bir sabah yine o yaşlı teyze geldi.
“Beni hatırladın mı kızım?” dedi.
“Hatırladım teyze,” dedim.
“Valizleri almaya geldik de sana uğramadan gitmek istemedim. Allah senden razı olsun. Rabbim bir kapı açtı. Amcan vefat etti. Büyük oğlum polis. O, babasının yerine bedel olarak gidecek. Oğlumla birlikte gideceğiz,” dedi.
“Teyze, Rabbim bir kapı açar derken amcanın vefatı hiç aklıma gelmemişti ama bu da bir kapı işte. Güle güle git. Duanda unutma,” dedim. Sarıldı. Epeyce ağladı.
Hac… Sırlarla dolu bir ibadet.
Bazen insan bedenle gider, ruh geride kalır.
Bazen beden gidemez ama ruh Beytullah’a herkesten daha yakındır.
Bazen bir başlangıç niyeti, ağır bir imtihanla tamamlanır. Memlekete dönünce insan kendisini cennetten indirilen Âdem veya Havva gibi yalnız ve sığınaksız hisseder.
Bu yüzden ne çıkanın sevincine ne de çıkmayanın hüznüne kesin hüküm koymak gerekir. Gideni de kalanı da en iyi bilen Allah’tır. Vesselam.










