Bugün sosyal medyada “din” adına anlatılan konulardaki bilgi kirliliği sebebiyle, neyin gerçekten din olup olmadığı; neyin dinin asli kaynaklarında bulunduğu, neyin ise yorumdan ibaret kaldığı hususunda insanımızın zihni ciddi şekilde zorlanmaktadır. Hatta neyin inkârının imanî açıdan problem oluşturacağı, neyin oluşturmayacağı bile çoğu zaman birbirine karıştırılmaktadır.
Din adına söylenen her sözü ilahî hakikatin vazgeçilmez parçası gibi kabul eden bazı insanlar zaman zaman şu soruları sormaktadır: “Bu kadar kutsanan hakiki bir yaratıcı, insandan gerçekten böyle bir şey ister mi? Böyle bir anlayış kıyamete kadar insanlığın ihtiyaçlarına cevap verebilecek evrensel ahlak ilkelerine sahip olabilir mi?”
Bu sorular yabana atılacak sorular değildir.
Din; akıl sahiplerini kendi hür iradeleriyle hayırlı olana sevk eden, Allah tarafından konulmuş ilahî hükümler bütünüdür. Öyleyse din, insan fıtratına ve Allah’ın koyduğu tabiat kanunlarına aykırı olamaz. Çünkü onların kurallarını koyan da Allah’tır.
Bu genel girişten sonra şunu açıkça söylemek gerekir: Din hakkında samimi şekilde bilgi sahibi olmak isteyen bir kimse öncelikle Kur’an’ın ne olduğunu, ayetin ne anlam ifade ettiğini, mealin ne olduğunu ve ardından tefsirin mahiyetini bilmelidir. Çünkü tefsir, Kur’an ayetlerinin ilk bakışta anlaşılmayan yönlerini açıklamak için ilim ehlinin yaptığı yorumdur.
Kur’an ayetleri, Allah’ın kelamıdır. Ayetin inkârı, iman meselesidir. Fakat ayetler üzerine müfessirlerin yaptığı yorumlar, o âlimlerin yaşadıkları dönemin şartları ve bilgi birikimleri çerçevesinde ortaya koydukları açıklamalardır. Bu yorumları kabul etmemek insanı dinden çıkarmaz.
Dün belli şartlarda yapılan bir yorum, bugün bilimin ve toplumun ulaştığı yeni gerçekler ışığında farklı şekilde değerlendirilebilir. Bu da Kur’an’ın evrenselliğinin ve çağlar üstü oluşunun göstergesidir.
Nitekim müfessirler, açıklamalarının sonunda çoğu zaman “Allahu a‘lemu bi muradihî” yani “Bununla neyin kastedildiğini en iyi Allah bilir” demişlerdir. Bunun anlamı şudur: “Ben elimdeki imkânlarla bir sonuca ulaştım; ancak mutlak doğru budur diyemem.”
Çünkü hatadan uzak olan yalnızca Allah’tır.
Kur’an, Hz. Peygamber’e kırk yaşında inmeye başlamış, onun vefatına kadar yirmi üç yıl boyunca parça parça tamamlanmıştır. Hz. Peygamber’in Kur’an’ı açıklamaya yönelik söz ve uygulamaları da vahyin gözetimi altında şekillenmiştir. Hatta bazı şahsi tercihleri vahiy ile tashih edilmiştir. Bunlara “itâb ayetleri” denir.
Abese Suresi’nin ilk ayetleri bunun en bilinen örneklerindendir. Hz. Peygamber’in Mekke’nin ileri gelenlerini İslam’a davet ile uğraşırken ona bir şeyler sormak için yanına gelen Abdullah b. Ümmü Mektûm isimli görme engelli sahabeye yüzünü ekşitmesi üzerine indirilmiş ve Hz. Peygamber bu konuda uyarılmıştır. Yine Tevbe Suresi’nin 43, 113 ve 114. ayetleri; Ahzâb Suresi’nin 37. ayeti; Tahrîm Suresi’nin 1 ve 2. ayetleri ve Enfâl Suresi’nin 6. ayeti ayetlerinde de benzer uyarılar bulunmaktadır. Bu durum, peygamberlerin beşer oluşunu ve vahiy dışındaki tercihlerinin gerektiğinde düzeltildiğini göstermektedir. Yani haşa Hz. Peygamber eşittir Allah değildir.
Hz. Peygamber, Allah’ın sözleri ile kendi sözlerinin karışmaması konusunda son derece titiz davranmıştır. Yeni inen ayetleri yazdırdığı vahiy kâtiplerini, kendisinden Kur’an dışında bir şey yazmamaları konusunda uyarmış; ayetlerin izahı sadedinde yaptığı küçük açıklamaların sahife kenarlarına yazılmasına dahi müsaade etmemiştir. Yaşadığı dönmede kendisinden hadis namına bir şey yazılmasını kabul etmemiştir.
Bu hassasiyet ilk halifeler döneminde de sürdürülmüştür. Özellikle Hz. Ömer, “Resûlullah şöyle buyurdu” diyen kişiden şahit istemiş, şahit getiremeyenleri cezalandırmış yani rivayetler konusunda büyük ciddiyet göstermiştir. Çünkü Peygamber Efendimiz, kendisine yalan isnat edenleri ağır şekilde uyarmış; “kim benim ağzımdan bilerek yalan uydurursa cehennemdeki yerine hazırlansın” buyurmuştur.
Daha sonraki dönmede Hz. Peygamber ile birlikte yaşayan sahabe henüz sağdır ve onlar da herhangi bir ihtilaf durumunda Hz. Peygamber’in o husustaki uygulama ve sünnetini gelecek nesillere tevatür yoluyla yani içine yalan karışması mümkün olmayan, sağlam bir şekilde aktarmıştır.
Çünkü Yüce Allah Araf Suresi’nin 32 ve 33 ayetlerinde herhangi bir şeyi helal veya haram kılma yetkisinin yalnızca kendisine ait olduğunu açıkça ifade etmiş; Yunus Suresi’nin 32. ayetinde de “…Hak’tan sonra sadece sapıklık vardır. O halde nasıl oluyor da (Hak’tan) döndürülüyorsunuz” buyurarak, Hak olan dinin tamamlandığını ve bundan sonra onun üzerinde yapılacak herhangi bir eklemleme veya çıkarımın ancak sapıklık ve dalalet olacağını açıkça beyan etmiştir. Hz. Peygamber’de hadislerinde bu ısrarlı vurguyu pekiştirmiştir.
Kuranı korumayı bizzat Yüce Allah üzerine almış (Hicr 15/9) ve onun diğer semavi kitaplar gibi değiştirilemeyeceğini/tahrif edilemeyeceğini de bizzat beyan etmiştir.
Bütün bunların sebebi açıktır: Dine insan sözü karışmasın.
Ancak İslam çok kısa sürede geniş coğrafyalara yayılmış, farklı kültürlerden insanlar bu dine girmiştir. Bu toplulukların eski örf ve alışkanlıklarını bir anda tamamen terk etmeleri elbette kolay olmamıştır.
Bazıları toplumun geleneklerine, bazıları İsrailiyât dediğimiz Yahudilerden alınan rivayetlere dayanan bu unsurlar gerek iyi niyetle gerek kötü niyetle; bazen bilerek bazen de bilmeyerek uygulamada dinin bir parçası haline gelmiştir. Diğer semavi dinlerde olduğu gibi direk Kur’an’ın içine giremediği için kimi zaman Kur’an yorumları, kimi zaman rivayetler, kimi zaman da halk inanışları yoluyla dine eklemlenen ve ne Kur’an’da ne de Hz. Peygamber’in sahih sünnetinde yeri olmayan hatta bazen onlarla ters düşen bu bidat ve hurafeler maalesef zaman zaman dinin aslını gölgede bırakacak etkinliğe kavuşmuştur.
Bidat; kelime olarak başlangıcı olmayan, sonradan ortaya çıkmış şey demektir. Yani dinde yenilik, yeni bir şey icat etmek, eklemek ve onu yozlaştırmak demektir. Hurafe ise akla, gerçeğe uygun olmayan, aldatıcı demektir. Yani Kuranda ve Hz. Peygamber’in sahih sünnetinde olmayan bir şeyi sonradan icat ederek ona katmaktır ki bu yukarda da belirttiğimiz gibi gerek Kur’an gerekse Hz. Peygamber tarafından kesin bir dille yasaklanmış bunu yapanların sapıklık ve dalalet içinde olduğu vurgulanmıştır.
Mesela en basit bir bilgi olarak toplumumuzda cenaze ile ilgili olarak uygulanan birkaç örnek üzerinden konuyu ele almaya çalışalım.
Kişi öldükten sonra kabre koyulmadan önce mutlaka 70 bin kelime-i tevhit okunması; Kur’an okunan yere su, tuz, nohut vs. koyularak bunların oradaki okumalardan dolayı kutsiyetine inanılarak sınava girecek çocuklara veya hastalara veya diğer çeşitli ihtiyacı olan insanlara yedirilerek deva olacağına inanılması, bazı yörelerde ölü için özel ağıtçıların tutulması, ölünün ilk perşembesi, 40 ı ve 52. gecesinde ruhunun eve geleceğine inanılarak bu gecelere ait çeşitli ritüellerin gerçekleştirilmesi; ölü evinde 40 gün temizlik yapılmaması, ıskat vs. Bunları çoğaltmak mümkün.
Bunların birçoğu diğer İslam Ülkerlerinde yoktur. Buradan anlıyoruz ki bir kısmı eski Türk toplumlarındaki Şaman geleneklerinden, bir kısmı ise zaman içinde çeşitli sebeplere binaen oluşmuş toplumsal alışkanlıklardır.
İlahiyat Fakültesindeki Dinler Tarihi hocamız anlatmıştı: Bir köyde cenaze sonrası bir kadının mezarının üzerine yumurta koymuşlar. Sebebi sorulunca, “Kocası evlenirse ölen kadının gözü patlamasın, yumurta patlasın diye” demişler.
İşte hurafe budur.
Peki yapılsa ne olur? Gayet masum bir soru!
Olur.
Hem de yol olur.
Eskiler anlatır: Bir hocanın sakalının altından fare geçmiş. Hoca kalkmış sakalını kesmiş. Talebeleri, “Hocam yıkasanız yeterdi” deyince şu cevabı vermiş:
“Hayır evladım… Yol olur.”
Yani yanlış uygulamalar zamanla dinin yerine geçer. Asıl din görünmez hâle gelir. Hakikat, alışkanlıkların gölgesinde kaybolur.
Merhum Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi:
“Eğer din, bidatleri yok etmezse; bidatler dini yok eder.”
Vesselam.













