Aile Bürosu’nda çalıştığım yıllarda gelen soruları dikkatle inceler, sorunların hangi alanlarda yoğunlaştığını tespit etmeye çalışırdım. Çünkü bu tablo, yapacağımız rehberlik çalışmalarına yön veren en önemli pusulaydı.
Yaptığım istatistikî değerlendirmelerde ister bedensel ister duygusal olsun, aldatmanın açık ara önde olduğu görülüyordu. Onu sırasıyla; aile içi iletişim problemleri, evliliğe dışarıdan müdahaleler, sağlık sorunları, ekonomik sıkıntılar ve çocukların eğitimiyle ilgili meseleler takip ediyordu.
Evlilikte yaşanan cinsel problemler ise çoğu zaman “sağlık sorunları” başlığı altında en üst sıralarda yer alıyordu. Bu sorunların bir kısmı gerçekten tıbbi müdahale gerektirirken, önemli bir kısmı da toplumun ürettiği önyargıların ve tabuların bir sonucuydu. Ancak asıl çıkmaz, problem erkekten kaynaklandığında başlıyordu. Çünkü birçok erkek, böyle bir sorunu kabullenmeyi “erkekliğine leke” olarak görüyor ve tedaviye yanaşmıyordu.
Oysa kimi zaman basit bir tedaviyle çözülebilecek meseleler yüzünden eşler yıllarca aynı evin içinde sessiz bir kâbusu yaşıyor; ama bunu ne dile getirebiliyor ne de çözüm arayabiliyordu.
Yıllar önce karşılaştığım bir hanımefendi hâlâ hafızamda. Tam otuz yıldır aynı problemle mücadele ediyordu. “Hocam,” demişti, “eşim böyle bir sorunu asla kabul etmiyor. Ailem ise ‘Biz saygın bir aileyiz, bu yüzden yuva yıkılmaz, bunu etrafımıza anlatamayız, ne yaşıyorsan o şekilde devam edeceksin’ diyerek beni susturuyor. Ama ben hem maddî hem manevî olarak tükendim.” Sözlerinin sonunda çaresizliğini şu cümleyle özetlemişti: “Ben artık hastayım, gidip psikiyatriye yatacağım; onurlarını sonra kendileri düşünsün.” Gerçekten çok bitkin görünüyordu.
Eşiyle görüştüğümde ise tablo daha da netleşti. Eğitimli, kariyer sahibi biriydi. Ama konuya gelince tek cümlesi şuydu: “Benim hiçbir sorunum yok, bu eşimin kuruntusu.” Doktora gitmeyi neden reddettiğini sorduğumda verdiği cevap her şeyi özetliyordu: “Bana böyle bir şey yakıştırılmasını istemem.” Belli ki beyefendi bir şekilde kadının ailesine sırtını dayamış ve zulmüne devam etmek konusunda da gayet kararlı görünüyordu.
Ne yazık ki bu yaklaşım, toplumumuzda pek de istisna değil.
Nitekim oğlunun çocuk sahibi olamayacağını bildiği hâlde bunu gizleyerek evlendiren; ardından da “gelinin çocuğu olmuyor” diye genç kadını hoca hoca dolaştıran kayınvalidelerle karşılaşmış bir toplumuz biz.
Peki, bu zulmün muhatabı sadece kadınlar mı?
Hayır.
Bana gelen yaşlı bir amcanın sözleri hâlâ kulaklarımda: “Kızım, eşim vefat etti. Yalnızım. Evlenmek istiyorum ama çocuklarım miras endişesiyle izin vermiyor. Hangisinin evine gitsem sığamıyorum. Onlardan habersiz evlensem bana sırtlarını döneceklerinden eminim. Ne olur, bunun vebalini insanlara hutbelerde, vaazlarda anlatın.”
Yaşlı kadınlar için durum çoğu zaman daha da ağırdır. Dul bir teyze vardı; geçimini buzdolabı üzerine yapıştırılan küçük süsler satarak sağlamaya çalışıyordu. Bir gün, “teyze, uygun biri olsa evlenir misin?” diye sorduğumda, başını öne eğip şöyle demişti: “Olmaz kızım… Oğullarım ne der, el âlem ne der?”
Oysa ne oğullarının ne de “el âlemin” onun yalnızlığından haberi vardı.
Ne Kur’an’da ne de sünnette dayanağı bulunan; üstelik ne insani ne de vicdani olan bu anlayışın “gelenek” adı altında sürdürülmesine hepimiz ortak değil miyiz?
Kur’an’da Yüce Allah; “Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için kendi türünüzden eşleri yaratması ve aranızda sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır” (Rûm 30/21) buyurmaktadır. Ayette geçen “birbirinde sükûn bulma” ifadesi; biyolojik, psikolojik, cinsel her manada kadın ve erkeğin birbirini tamamlamasını ifade etmektedir. Bu konuda kadın, erkek, yaşlı, genç farkı yoktur. Neden insanların önüne en tabi ihtiyaçları konusunda bu kadar aşılmaz bariyerler koyuyoruz?
İnsanın en temel ihtiyaçları arasında yer alan cinsellik, görmezden gelinecek ya da ertelenecek bir mesele değildir. Nitekim İslam hukukunda, eşlerden birinde evliliğin cinsel boyutunu imkânsız kılan bir durumun bulunması, evliliği sonlandırmayı meşru kılan sebepler arasında sayılmıştır.
Bu hassasiyet, Hz. Ömer döneminde yaşanan bir olayda da açıkça görülür. Hz. Ömer, kısırlaştırılmış olduğunu karısına bildirmeden evlenen bir sahabeye, durumunu eşine açıklaması ve onu tercihinde serbest bırakmasını emretmiştir.
Yazıyı, beni derinden etkileyen bir başka örnekle bitirmek istiyorum.
Yeni göreve başladığım zamanlardaydı. 35-40 yaşlarında genç ve güzel bir hanım geldi. Mahcup bir hali vardı. “Hocam, babam, sırf evden bir boğaz eksilsin diye beni köydeki yurt dışında yaşayan biriyle evlendirdi. 16-17 yaşlarındaydım. Adam köye yeni ev yaptırmış, beni de evi beklemem için bekçi olarak almıştı. Bunu bilmeyen yoktu. Yazları evine yurt dışından kadınlarla gelir, onlarla tatile gider ben de evde oldukları zamanlarda onların hizmetlerini görürdüm. 14 yıl kadar dayandım. Boşandım. Babam ölmüştü. Abilerim boşanmamı istemedikleri için beni yanlarına almadı. Ablamın yanına gittim. Fakat eniştem huzur vermedi. Sırf ablamın evliliği yıkılmasın diye eniştemden kaçmak için karşıma çıkan ilk insanla evlenmeye karar verdim. 70 yaşlarında biri talip oldu. Evlendim. Bir, iki yıl sonra eşimin cinsel hayatı bitti. Her gün bir yerim ağrımaya başladı. Bir gün böbreğim, bir gün midem, bir gün başım. Psikolojik filan değil, cidden ağrıyordu. Eşimde para çok. Özel doktorları geziyoruz. Bir şey çıkmadı. En son gittiğimiz doktorlardan biri; sorunun psikolojik olduğunu ama benim bunu biyolojik hissetmemin de normal olduğunu söyleyerek açıkça kendi yaşımda biriyle evlenmemi söyledi. Ama benim ilk defa karnım ekmek, sırtım elbise görmüştü. Ben hayatımda ilk defa doktora gitmiş, insan olduğumu hissetmiştim. Boşanamazdım. O aralarda kendi yaşıtım bir erkek etrafımda dolaşmaya başladı. Eşimden boşanmamı istemiyordu, kendisi de evliydi. Eşimle evliliğim devam ederken bana dini nikâh kıyıp ara sıra dini nikâhla bir araya gelmemizi öneriyor. Bu olur mu?”
İşte mesele tam da burada düğümleniyor.
İnsanların en tabii ihtiyaçlarını helal yollarla karşılamalarının önüne set çekerseniz, o boşluğu mutlaka başka şeyler doldurur. Çünkü tabiat boşluk kabul etmez.
Ve siz helale giden yolları kapatırsanız, birileri mutlaka harama kapı aralar.
Vesselam.













