İslam’da insan saygın bir varlıktır; canı, dini, malı ve nesli azizdir. Kur’an’ın bütün emir ve yasakları, insan için değerli olan bu beş unsurun korunmasına yöneliktir.
İnsanın nesli de azizdir. Bir çocuk dünyaya geldiğinde biyolojik anne ve babasının kim olduğu bilinmelidir ki hem insani ilişkilerdeki helallik ve haramlık sınırları hem de hukuki ilişkilerde miras gibi hak ve sorumlulukların nasıl düzenleneceği açıkça ortaya konulabilsin.
Hz. Peygamber, helal ve haramın belli olduğunu ifade ederken, bu ikisi arasındaki şüpheli alanda bulunan kimseyi, koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çobana benzetir. Çünkü çoban, farkında olmadan sürüsünü koruluğa sokabilir. Bu sebeple İslam’ın helal–haram anlayışı, insanın bilmeden harama düşmesini önlemek için şüpheli alanları da daraltmayı hedefler.
Nesil emniyetinin sağlanması için de doğrudan zinanın yasaklanmasıyla yetinilmemiş; insanı zinaya götürebilecek yolların kapatılmasıyla işe başlanmıştır. Bu bağlamda gözlerin haramdan sakınmasından örtünmeye ve takva zırhına bürünmeye kadar uzanan bir dizi tedbirden söz edilmiştir.
Yüce Allah Kur’an’da, Hz. Âdem ile Havva’nın cennette şeytan tarafından aldatılışını şöyle anlatır:
“Derken şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan edep yerlerini açmak için onlara vesvese verdi… Bu suretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında edep yerleri kendilerine göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar…” (A‘râf, 7/20–22).
Bu ayetler, bir yandan yasaklanan ağacın, onların cinselliklerinin farkına varmalarına vesile olduğuna işaret ederken; diğer yandan da insanın örtünme duygusunun yaratılıştan var olduğunu göstermektedir. Çünkü cinselliklerinin farkına varır varmaz ilk yaptıkları şey, avret yerlerini örtmeye çalışmak olmuştur.
Aynı surenin 26. ayetinde ise şöyle buyrulur:
“Ey Âdemoğulları! Size edep yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva elbisesi ise daha hayırlıdır…”
Ayete göre avret yerlerini örten giysi ile süs olan elbisenin asıl amacı, Allah’tan sakınma bilincinin (takva) kazanılmasıdır. Eğer bu giysiler insana takva kazandırmıyorsa, onları giymek dinî anlamda gerçek bir örtünme sayılmaz. Bunun kadın ya da erkek olması açısından bir farkı yoktur.
Takva; hem doğuştan getirilen hem geliştirilebilen hem de hayatı kuşatan bir bilinçtir. Dışarıdan giyilen elbiseler, takva bilinciyle birleştiğinde tesettür adını alır. Takvasız elbise ise sadece bir örtüdür. Onu dinî bir değere taşıyan, takva ile bütünleşmesidir.
Bu nedenle Kur’an’da Nûr Suresi’nin 30. ayetinde önce erkeklere hitap edilerek gözlerini haramdan sakınmaları ve iffetlerini korumaları emredilir. Ardından 31. ayette kadınlara da aynı şekilde gözlerini haramdan sakınmaları, iffetlerini korumaları ve yabancı erkeklerin dikkatini çekecek davranışlardan uzak durmaları için örtünmeleri emredilir.
Ayetlerdeki bu sıralama bize önemli bir hakikati gösterir: Gözü yerde olmayanı sakal edepli yapmadığı gibi, edebi açık olanı da kapalı baş iffetli yapmaz.
Bu şu demektir: Örtü, iffetin kendisi değil; onun tamamlayıcısıdır. Bir kadın tepeden tırnağa örtünmüş olsa bile, toplum içinde karşı cinsle ilişkilerinde ses tonunu bilinçli şekilde değiştiriyor, yürüyüşüyle ya da jest ve mimikleriyle dişiliğini ön plana çıkarıyorsa bu durum gerçek anlamda tesettür sayılmaz. Aynı şey erkek için de geçerlidir.
Tesettürün amacı; kadın ve erkeğin toplum içinde cinsel kimliklerini geri planda bırakarak kişilikleriyle var olabilmelerini sağlamaktır.
Nitekim ayetlerde önce her iki cins için de gözlerin haramdan sakınması ve iffetin korunması emredilmiş; daha sonra ilave bir tedbir olarak kadının örtünmesi istenmiştir. Çünkü kadın ve erkek, cinsellik algısı ve biyolojik yapı bakımından aynı değildir.
Pandemi döneminde yaşadığım bir olay bu konuyu daha çarpıcı şekilde anlamama vesile olmuştu. Ergenliğe yeni girmiş bir erkek çocuğu, annesiyle birlikte bana gelmişti. Annesi, oğlunun son zamanlarda içine kapandığını, odasından çıkmak istemediğini ve aile bireyleriyle iletişimini azalttığını söylüyordu.
Çocukla yalnız konuştuğumda gözleri dolarak şunları söyledi:
“Hocam, annem evde çok açık giyiniyor. Onu o şekilde görünce zihnime istemediğim düşünceler geliyor. Kendimi çok suçluyorum. Ben kötü bir insan mıyım?”
Ona bunun bir ergenlik süreci olduğunu, kendini suçlamaması gerektiğini ve enerjisini doğru alanlara yönlendirmesinin önemli olduğunu anlattım. Annesine ise çocuğu bir spor programına yönlendirmesini tavsiye ettim.
Bu olay bana bir kez daha gösterdi ki mahremiyet sadece dış dünya için değil, evin içinde de korunması gereken bir değerdir. Büyük salonlarımızı hiç gelmeyen misafirler için tertemiz saklarken, kız ve erkek çocuklarımızı aynı odada yatırarak, çocuklarımızın mahremiyetini ihlal ediyorsak burada ciddi bir çelişki vardır.
Ne yazık ki biz kadınlar çoğu zaman cinsellik algısında erkeklerle aynı olduğumuzu varsayıyoruz. “Komşunun kocası kardeşim gibidir, onun oğlu benim oğlum gibidir” diyerek sınırları belirsizleştiriyoruz. Oysa gündüz kuşağı programlarında sıkça karşılaştığımız trajediler, bu ihmallerin ne tür sonuçlara yol açabildiğini açıkça ortaya koyuyor.
Ben de yıllarca bu yanılgıyı yaşadım. Yanımda bir erkekle yürürken, onun karşıdan gelen kadının kıyafetindeki açıklığı fark etmesini zihniyet bozukluğu olarak değerlendirdim. Çünkü ben aynı detayı fark etmiyordum. Sonradan anladım ki kadın ve erkeğin algısı bu konuda farklı işleyebiliyor.
Biyolojik açıdan bakıldığında erkeklerde testosteron hormonunun yüksekliği ve üreme içgüdüsü, cinsellik düşüncesinin daha sık gündeme gelmesine neden olabilmektedir. Kadınlarda ise hormonal döngüler, gebelik, lohusalık ve menopoz gibi süreçler cinsel isteği farklı biçimlerde etkileyebilmektedir. Araştırmalara göre ortalama bir erkeğin aklına günde 19 kez cinsellik gelirken ortalama bir kadının aklına 10 kez gelmektedir.
Elbette erkeğin iffeti kadının açıklığına bağlanamaz. Ancak Kur’an’da, ağır bir imtihanla karşılaşan Hz. Yusuf hakkında bile şöyle buyrulmaktadır:
“Kadın onu arzulamıştı. Eğer Rabbinin delilini görmeseydi Yusuf da ona meyledebilirdi…” (Yusuf, 12/24).
Devamında Hz. Yusuf’un şu ifadesi yer alır:
“Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü Rabbimin merhamet ettiği hariç, nefis kötülüğü emreder.” (Yusuf, 12/53).
O hâlde, Hz. Yusuf’un bile ilahî yardımla kazandığı bir sınavın benzerine gençlerimizi bilinçsizce maruz bırakmaya hakkımız var mı?
Toplumda ailelerin yıkılması, ilişkilerin zedelenmesi ve değerlerin aşınması çoğu zaman küçük ihmallerle başlar. Tesettür meselesi de sadece bir kıyafet tercihi değil; bir bilinç, bir edep ve bir sorumluluk alanıdır.
Unutmamak gerekir ki gerçek tesettür, bedenle birlikte bakışı, dili, davranışı ve niyeti de kuşatan bir bütünlüktür. Vesselam.













