Malumunuz olduğu üzere ülkemizde hemen her hafta sonu merkezi sistemle çeşitli sınavlar yapılıyor. Açık lise sınavları, online iki yıllık ve dört yıllık üniversitelerin çeşitli bölümlerinin sınavları ve ÖSYM tarafından yapılan daha büyük çaplı sınavlar.
Ben de online sosyoloji okuduğum için bu hafta sonu cumartesi öğleden önce ve öğleden sonra, Pazar da öğleden sonra sınavım vardı. Bu iki günde yaşadıklarımı anlatmak ve eğer ulaşabilirsem sorunu ilgililerine ulaştırmak istiyorum.
Cumartesi sınavım 9.30 da başlıyordu ve art arda hiç salondan çıkmadan dört dersten sınava girecektim. Her sınavın süresi 30 dakika. Normalde 11.30 sınavın bitmesi lazım. Ben araç kullanmıyorum. Sabah eşim bıraktı. “Öğlen gelmene gerek yok, öğleden sonraki sınav saat 14.00 de. O arada ben kantinde bir şeyler yer, üniversitenin camisinde öğle namazını kılar, sonra da diğer sınava geçerim” dedim. Bu arada üniversite camisi biz İlahiyat Fakültesi’nde öğrenciyken yapımına yeni başlanmış sadece bir bodrum kattan ibaret olan, namazlarımızı kıldığımız yer olmasının dışında başörtüsü yasağından dolayı okula giremediğimiz zamanlarda ders çalıştığımız, arkadaşlarımızla en güzel yıllarımızı paylaştığımız, bazen de duvarları gözyaşlarımıza şahit olan bir yerdi. O yüzden bu yaşta yeniden oraya sınav için gitmek ve öğle namazını orada kılmak düşüncesi beni heyecanlandırdı. Hele İlahiyat Fakültesi’nin bahçesi. O zamanlar sınıfta 60-70 civarında erkek, 10-15 tane kız öğrenciydik. Bahar aylarında, cuma günleri tüm erkekler Cuma namazına gidince ağaçların dalına çıkıp çağla yemek üniversite yıllarının en zevkli yasağıydı.
Malumunuz olduğu üzere sınavlara girerken yanınızda telefon, çanta vs. bulundurmak yasak. Çantamı, telefonumu her şeyimi arabada bırakıp sadece sınav giriş belgesi, nüfus cüzdanı, kalem, kalem açacağı ve silgimi alıp salona girdim. Zaten hiç çalışamadığım için sınavdan çok bir beklentim yoktu. Akıl yürüterek soruları cevaplayıp, kâğıdı teslim ettiğimde saat kaç acaba diye düşündüm. Telefonum yoktu. Salondaki saate baktım. Saat 10.30 olmuştu. Hava oldukça rüzgârlı, dışarda dolaşmak mümkün değil, camiye gitsem yanımda ne telefon ne de okuyacak bir kitap var. En azından telefonum yanımda olsa açar bir şeyler okurum. O kadar süreyi orada boş geçirmenin zor olacağını anlayınca, en iyisi eve gitmek diye düşündüm. Eşimi arayacağım ancak telefonum yok. Etrafımdaki insanlara baktım herkes telefon arıyor, kimse de telefon yok. Sonunda görevli polis memuru durumu anlayınca kendi telefonunu verdi. Hepimiz ulaşacağımız kişilere ulaştık.
Meğer teknoloji bizi ne kadar esir almış, telefonunuz yoksa sizde yok gibisiniz. Ne ulaşabiliyorsunuz ne de ulaşılabiliyorsunuz. Üstelik köyden gelenler var. Ulaşmak istediği numarayı ezbere bilmeyenler var. Neyse eşimle “şurada buluşalım” diye anlaşıncaya kadar tam üç kişiye “telefonunuzu kullanabilir miyim” demek zorunda kaldım. Arabaya binince ilk cümlem “biz telefon olmadan önce nasıl yaşıyorduk” demek oldu.
Öğleden sonraki sınava yine eşim bıraktı. Ama onun işi olduğu için almaya gelemeyecekti. Otobüs veya tramvayla dönecektim. O durumu bildiğim için otobüs kartımı yanıma aldım. Herhalde bununla da “almayız” demezler diye düşündüm. Çünkü daha önce girdiğim mesleki bir sınavda gözlüğümün ipinin üzerinde boncuklar olduğu için gözlüğümün ipini çıkarmamı istemişlerdi. Gözlüğün ipini çıkarıp dışarda pencerenin önüne koymuş çıkınca da oradan alıp takmıştım. Otobüs kartı sorun olmadı. Sınavdan çıkınca tramvaya bindim, kendi kendime, dikkatli olmak ne güzel, otobüs kartını almam iyi oldu, diye düşünürken evin önüne geldiğimde anahtarı yanıma almadığımı fark ettim. Ben anahtarımı hiç çantamdan çıkarmam ki, çantamın da hep aynı yerinde durur. Çantayı almayınca anahtarı da unutmuşum. Komşuya indim, eşimi aradım, anahtarı getirdi eve girdim.
Pazar günü öğleden sonraki sınava yine eşim bırakacak, kendim dönecektim. Bu sefer anahtarımı da otobüs kartımı da aldım. Telefonum ve çantam yine evde kaldı. Bugün hiçbir terslik çıkmayacak diye gayet emin bir şekilde sınava girdim, çıktım. Otobüse bindim. Kart geçersiz çıktı. Çünkü bir gün önce kapıyı kartla açmak için uğraşırken kartı bükmüştüm. Allah’tan arkadan bir beyefendi gelip “hocam ben çektireyim” dedi. Üstümde param var sadece sınavdan çıktım yanımda kredi kartım yok lütfen paranızı alın, rahat edemem dedim. Allah razı olsun, “hocam siz beni tanımazsınız ama ben sizi tanıyorum inanın lafı bile olmaz” dedi. Eve geldim ve bu sefer anahtarım yanımdaydı.
Etrafımdaki birçok insanın da çantalarının ve telefonlarının yanında olmamasından dolayı benzeri sorunlar yaşadığını gördüm. Bir genç kızın babası 200 metre ötede ama üzerinde telefon olmadığı için kızını bulması hayli zamanını aldı.
Kendi kendime düşündüm. Acaba tüm bu zorluklar yaşanmadan, insanlara bu kadar eziyet etmeden bu sınavın ve diğer sınavların yapılması mümkün değil mi? Ya da insanların bu tür sorunlar yaşamasından kimin ne menfaati olabilir? Artık teknoloji vücudumuzun bir organı gibi olmuş. O olmayınca eksik kalıyoruz. Daha önceki yıllarda araba anahtarını sınav salonuna girdiremediği için, eşi sınav boyunca bebekle arabada bekleyenleri, eşyalarını dışardaki emanetçilere para karşılığı teslim etmeye çalışırken sınavı kaçıranları da hatırlıyorum. Bu kadar zaman ve emek israfı olmadan bu sorunun çözülmesi mümkün değil mi? Bir kişinin sınava gireceği yere, iki üç kişinin birden gelip beklemesi ne kadar akılcı?
Her kapıda en az dört beş tane polis bekliyor. Devletin polisinden daha güvenilir kim olabilir ki? Sokakta bulduğumuz kayıp eşyayı da götürüp polise teslim etmiyor muyuz? Salonların girişinde bir alan oluşturulup, insanların çantalarını oraya bırakarak sınava girmesinin kime ne zararı olur? Bu benim kendi aklımca ürettiğim bir çözüm. Daha üst akıllar bu soruna daha uygun çözümler bulup, insanların bu eziyeti yaşamasına engel olamazlar mı? Basit bir önlemle çözülebilecek bir sorun için bunca insana bu eziyeti yaşatmak vebal değil mi?














Allah razı olsun hocam.. Çok haklısınız.