Toplumsal cinsiyet; kadın ve erkek bireylere, doğdukları andan itibaren toplum tarafından yüklenen beklentiler, roller ve davranış kalıpları olarak tanımlanabilir. Daha isim konulurken başlayan bir yönlendirme söz konusudur. Kız çocuklarına daha zarif çağrışımlar yapan İnci, İpek, Petek, Oya gibi isimler verilirken erkek çocuklara Demir, Mert, Aslan gibi güç ve sertlik ima eden isimlerin tercih edildiğini görürüz. Oyuncak seçimleri bile çoğu zaman bu kalıplara göre şekillenir: Kız çocukları bebeği ile evcilik oynarken erkek çocukları daha çok güç ve rekabet içeren oyunlara yönlendirilir.
Psikoloji literatüründe yaygın bir yaklaşıma göre cinsiyet rollerinin oluşumunda üç temel etken vardır: biyolojik yapı, sosyal çevre ve bireysel yönelim. Biyolojik cinsiyet doğuştan genlerle gelir, cinsiyet rollerimizin yüzde kırkını oluşturur ve değişmez. Sosyal çevre, örf, adet, gelenek ve kültür yoluyla da cinsiyet rolü beklentilerinin yüzde kırkı şekillenir. Biyolojik cinsiyetten farklı olarak zamana, şartlara, coğrafyaya göre değişebilir. Üçüncü unsur ise kişinin kendi çabası ve yönelimidir. Bu da cinsel kimliğin oluşumunda yaklaşık yüzde yirmi civarında etkilidir. Bu üç alanın etkileşimi, kimliğin ve rol algısının oluşumunda belirleyici olur.
Tarihsel süreçte cinsiyet rolleri çoğunlukla doğuştan gelen farklılıkları destekleyici bir çerçevede gelişmiştir. Ancak Batı’da Aydınlanma dönemiyle birlikte ortaya çıkan Materyalizm gibi bazı düşünce akımları, biyolojik farklılıkların belirleyiciliğini ikinci plana itmiş ve “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramını yeni bir tez olarak gündeme taşımıştır. Bu yaklaşımda, kadın ve erkek arasındaki farkın esasen toplumsal kurgu olduğu savunulmuştur. “Kadın doğulmaz, kadın olunur” ifadesi bu bakışın sloganı hâline gelmiştir.
Geleneksel yargılarda toplumda kadını, erkeğin güdümünde ikinci sınıf bir varlık gibi gören hatta onun insan olup olmadığını tartışan ve toplumsal yaşamdan dışlayarak eve hapseden cinsiyet rolü anlayışına karşılık kadının özgürlüğü adına savunulan ve kısa sürede bütün dünyayı etkisi altına alan bu düşüncenin maalesef kadına, aileye ve topluma maliyeti çok ağır olmuştur.
Uygulamada ortaya çıkan tablo, teoride vaat edilen kadar sorunsuz olmamıştır. Toplumsal yaşamdan dışlanan kadının özgürleşmesi söylemiyle açılan kapılar, çoğu zaman yeni yükleri de beraberinde getirmiştir. Kadın çalışma hayatına girmiş, fakat aynı işi yapmasına rağmen her zaman aynı ücreti alamamış; kariyer basamaklarını çıkarken görünmez engellerle karşılaşmıştır. Küresel servetten aldığı pay hâlâ sınırlı düzeydedir. Eşitlik iddiası çoğu zaman kâğıt üzerinde kalmıştır.
Çalışma hayatının kültürü de kadını çoğu zaman erkeğin belirlediği normlara uyum sağlamaya zorlamıştır. Kadın, çalıştığı ortamda dişiliği ile gündeme gelmek istemiyorsa “profesyonellik” adına kadın kimliğinin dışa vurumunun törpülemesi beklenmiş; doğuştan getirdiği biyolojik ve psikolojik özelliklerinden vazgeçmek zorunda kalmıştır. Kıyafetten davranış biçimine kadar birçok alanda kadının biyolojik kimliği, erkek kimliği içinde eriyerek unisex denilen tek tip bir görüntü teşvik edilmiştir. Böylece farklılıkların korunması yerine cinsiyetsizleştirme veya tek cinslilik şeklinde bir görüntü ortaya çıkmıştır.
Bu sürecin insani boyutunu gösteren örnekler de az değildir. Kariyerinde zirveye ulaşmış bir hanımefendinin itiraflarını hiç unutmuyorum. “Yıllarca erkeklerle beraber kişiliğimi, dişiliğime feda etmeden çalışmak için direndim. Bana hep saygı duydu ve “erkek gibi kadın” dediler. Ama geldiğim bu noktada biraz rahatlayıp kadınlığımla baş başa kalınca hiç yaşamadığım öyle duyguların kıskacında kalıyorum ki kendimden utanıyor ve “herhalde kadınlığım benden intikam alıyor” diyebiliyorum. Şu anda sahip olduğum her şeyimi ve bütün kariyerimi sadece bir çocuk sahibi olabilmek için verebilirim.”
Yanlış anlaşılmasın, olayın bir de öbür yüzü var. Başka bir hanımefendi: “hocam, Allah’ıma, kitabıma küfrediyor. Akşam namazını kılacağım zaman, namaz kıldığımı görüp küfretmesin diye çocuğu balkona çıkarıp sonra namaza duruyorum. Allah’a küfreden adamın nikahı mı olur, her şeyi biliyorum ama bu yaştan sonra kendime yeni bir düzen kurmaya gözüm kesmiyor. Bir lokma ekmek için o evi beklemek zorundayım işte…” demişti. Maalesef Medeni Hukuk ve İslam Hukuku’na göre boşanmanın bütün şartları gerçekleştiği halde yeni bir hayat kuramamak ve bir lokma ekmek için boşanamayan kadınların sayısı o kadar fazla ki onlarla karşılaşınca aklıma hep Akif geliyor; “Ya hamiyyetsiz olaydım ya param olsa idi” diyorum. Olayı meşrulaştırmak için söylemiyorum. Ahlaki kokuşmuşluk bir tarafa ama gündüz kuşağı programlarında bir erkekle boşanmadan, kendine sığınacağı yeni bir yer bulan (ya da bulduğunu zanneden) kadınların yüzde kaçı, kocasından boşandığı zaman ayaklarının üzerine durabilecek eğitimi ve düzenli bir geliri olan kadınlar?
İslam hukukunda erkeğin ailesinin geçimini sağlaması yükümlülüktür. Kadının ev içi emeği ise bir zorunluluk değil, değerli bir katkı ve lütuf olarak görülür. Buna rağmen günümüzde ev içi emek çoğu zaman küçümsenmekte, “evde oturmak” şeklinde basite indirgenmektedir. Çalışan kadın makbul, ev hanımı değersiz gibi yanlış bir algı oluşmaktadır. Oysa aileyi ayakta tutan görünmeyen emek, toplumun ve neslin en kritik üretim alanlarından biridir. Buna rağmen bana oğulları için kız sormak için gelen hanımefendiler; “hocam, resmi Kur’an Kursu öğreticisi olsun, fahri olanın şimdi resmiyete geçip geçemeyeceği veya geçse bile tayininin nereye çıkacağı belli değil” diyorlar.
Bu noktada çözüm olarak; “eşitlik” kavramı yerine “adalet” kavramını merkeze almak daha sağlıklı bir yaklaşım gibi görünüyor. Adalet, herkese aynı şeyi vermek değil; ihtiyaca, fıtrata ve sorumluluğa göre haklıya hakkını teslim etmektir. Kur’an, Allah ile ilişkide “tevhid”i esas aldığı gibi insanlarla ilişkide de adaleti esas alır. Allah adildir, (Enbiyâ 21/479); “Kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez” (Bakara 2/286). Hz. Peygamber’e insanlar arasında hükmedeceği zaman, adaletle hükmetmesini emretmiş (Maide 5/42), yine Maide Suresi’nin 8. ayetinde de yeryüzünde halife olarak yarattığı insana kendi aleyhine dahi olsa adaletle davranmayı emretmiştir.
Çözüm arayışında birkaç başlık öne çıkıyor:
*Kadın ve erkeğin biyolojik ve psikososyal farklılıklarını dikkate alan modeller geliştirmek. Nevzat Tarhan, “Kadın Psikolojisi” adlı kitabında buna biyopsikososyal model diyor. Yani her iki cinsin de yaratılışına uygun modelleri üretmek…
*Kültürel kabulleri, dinin ana kaynakları ışığında ve günümüz şartlarını gözeterek yeniden değerlendirmek…
*Modern hayatın ruh sağlığı üzerindeki etkilerini özellikle kadın psikolojisi açısından yeniden ele almak…
*Kadın-erkek çatışmasını körükleyen yaklaşımlar yerine, onarıcı ve bütüncül çözümler üretmek…
Toplumsal cinsiyet meselesi bir savaş alanı değil, bir denge arayışıdır. Eşitlik söylemi tek başına yeterli değildir. İnsanı merkeze alan gerçek bir adalet anlayışı olmadan ne kadın huzur bulabilir ne erkek ne aile ne de toplum. Çözüm için bizim dini kaynaklarımızda da kültürel kaynaklarımızda da yeterli öneriler mevcuttur. Yeter ki biz onlar üzerinde çalışıp içlerindeki evrensel değerleri tespit edebilelim. Bizim dini ve kültürel değerlerimize uygun olmayan devşirme çözümler bizim sorunumuzu çözemez. Nitekim toplumumuzdaki gidişatta bunu net olarak gösteriyor.













