İlkokulu Şarkışla’da bitirdim. İlkokul son sınıftayken Öğretmen Okulu sınavını kazandım ve yatılı okul için gerekli hazırlıklara başlamıştık. Bir akşam babam eve geldi ve şöyle dedi:
“Geçen yıl Kayseri’de ilk defa İmam Hatip Lisesi’ne kız öğrenciler alınmış. Ben Kayseri’ye tayin istiyorum. Taşınıyoruz ve sen de İmam-Hatip Lisesi’nde okuyacaksın.”
Babamın bu ani kararı beni hiç memnun etmedi; fakat itiraz etmeme fırsat vermedi.
O yıllarda insanlar, bizim yaşlarımızdaki formalı kız çocuklarının dışarıda başörtüsüyle dolaşmasına alışık değildi. Dolmuşta veya otobüste karşılaştığımız teyzelerle aramızda genellikle şu konuşma geçerdi:
— Kızım, siz nerede okuyorsunuz, neden başınız örtülü?
— İmam-Hatip Lisesi’nde teyze.
— Voo yavruuum! Siz İmam-Hatibi bitirince ne yapacaksınız? Erkek değilsiniz ki imam olasınız; ölü mü yıkayacaksınız?
Bu muhabbet beni çileden çıkarıyordu. Bu yüzden okul çevresinden uzaklaşır uzaklaşmaz ilk işim başımdaki örtüyü açmak olurdu. Çoğu zaman eve başörtüm çantamda gelirdim. Ortaokul boyunca babama sürekli, “Ben bu okula gitmek istemiyorum, beni buradan al,” dedim; ama babam bir türlü kabul etmedi.
İmam-Hatip orta kısmı bitince babam başka bir liseye geçmeme razı oldu; fakat bu sefer ben kabul etmedim. Çünkü okul değiştirmek için gittiğimiz hiçbir lisede kendimi oraya ait hissedemedim ve İmam-Hatip Lisesi’ne devam etmeye karar verdim.
İmam-Hatip’in orta kısmında okulda başımız örtülüydü; lise kısmında ise “Okullarda Kılık ve Kıyafet Yönetmeliği” gereği başımızı açmamız istendi. Kur’an dersleri dışında başımız açık okuduk. Buna rağmen o yıllar, üniversite yılları kadar sancılı geçmedi.
İlahiyat Fakültesi’nin hazırlık, birinci ve ikinci sınıflarında okula başörtümüzle devam ettik. Hiç sorun yoktu. Üçüncü sınıfın başından itibaren bizim okulda olmasa da diğer fakültelerde sorunlar başladı. 1986-87-88 yılları, sorunun en hararetli yaşandığı; başörtülü öğrencilerin sınıflardan çıkarıldığı, fakülte önlerinde sivil ve resmî polislerin bulunduğu ve kampüs kapılarından itibaren başörtülü öğrencilerin içeri alınmadığı dönemlerdi.
Üçüncü sınıfın başından itibaren bizde de çalkantılar başladı. Kur’an dersleri hariç İlahiyat Fakültelerinde de başların açılacağı söylentileri yayıldı. Nihayet sömestr tatiline girerken okul idaresi,
“İkinci dönemin başından itibaren başlarınızı açacaksınız; bunu bilerek gelin,” dedi.
Kararlarına güvendiğimiz hocalarımıza,
“Hocam, okulu bırakalım mı, peruk caiz mi, direnelim mi?” diye soruyorduk.
Hepsi ağız birliği etmişçesine,
“Bu sizin vereceğiniz karar; biz bir şey söyleyemeyiz,” diyordu.
Televizyonda ve gazetelerde ilahiyatçıların fikirleri yayınlanıyordu. Kimi “peruk caiz değil”, kimi “insan saçı olmazsa caiz”, kimi de “zaten Kur’an’da başörtüsü yok” diyordu. Kelimenin tam anlamıyla ortalık toz dumandı.
Yaklaşık on beş kız arkadaştık. Topluca peruk almaya karar verdik; fakat peruklarımızı başörtüsünün üzerinden takacaktık. Sömestr tatilinde hepimiz peruğumuzu aldık. Bazılarımız, altından sıkıntı olacağı için saçlarımızı kısa kestirdi.
Belki de hayatımın en sıkıntılı dönemi, üçüncü sınıfın ikinci yarısı oldu. Tatilden sonraki ilk gün peruklarımızı yanımıza aldık; fakat okul kapısından girerken kimse müdahale etmeyince başörtülerimizle sınıflara girdik. İlk iki dersimiz Tefsir Usulü idi. Sağ olsun, daha ilk derste hem de tefsir hocamız(!) isimlerimizi alıp “kılık kıyafet yönetmeliğine aykırı davrandılar” diye dekanlığa bildirmiş. Bu yüzden uyarı cezası aldık.
Üçüncü dersten sonra peruklarımızı taktık; fakat adeta Ashab-ı Kehf’in uykudan uyandığında birbirlerini baktığı gibi garip bir durumdaydık. Erkek arkadaşların bakışları arasında sınıflarımıza girdik. O güne kadar en önde otururken bu kez en arka sıralara geçtik. Gerçekten hâlimiz içler acısıydı. Peruğun altında duyduğum utanç, zihnimdeki isyan ve karmaşa, dile gelse belki beni uçuruma sürükleyecek türdendi. Arkadaşlarım da benden farklı değildi.
İkinci dönem bu şekilde devam etti. Okul girişine ayakkabı boyacısı kılığında bir sivil polis oturttular. Kızlar tuvaletine kadar başörtüsüyle girip peruğu orada takmamıza bile izin verilmiyordu. Okulun kapısından itibaren perukla girmemiz gerekiyordu. Okula gelince arka tarafa geçiyor, ağaçların arasında kuytu bir yer bulup peruğumuzu taktıktan sonra içeri giriyorduk. Bu, son derece aşağılayıcı ve zelil bir durumdu.
O döneme ait hatırladıklarımdan bazıları:
- Mecbur olmadıkça okula girmemeye çalışırdık. Sınav günlerinde sınava dakikalar kalıncaya kadar dışarıda çalışır, sonra peruğumuzu takıp içeri girerdik. Bir vize sınavı öncesinde merdivenlerde oturup çalışıyordum. Tam peruk takmak için arka tarafa gidecekken bir sinek kapıdan sorgusuz sualsiz içeri girdi. Hayatımda bir sineği o kadar kıskanacağımı hiç düşünmemiştim. “Keşke sinek olsaydım da kimse fark etmeden sırama oturabilseydim,” dedim.
- Bir gün arkadaşlar ertesi gün üniversite çapında boykot yapılacağını söylediler. Ertesi gün geldiğimde herkes sınıftaydı. Çıkalım mı, kalalım mı derken kapıya giden bir erkek arkadaşımız, “Arkadaşlar, bu gibi meselelerde ‘kim gidiyor’ denmez; ‘ben gidiyorum’ denir. Ben gidiyorum,” dedi. Onun peşinden sınıfın büyük kısmı çıktı. O arkadaşın yıllar sonra eşim olacağını o gün bilmiyordum. Boykota teşvikten ceza aldı; okuldan atılmasını ise dekan yardımcımız Ali Bardakoğlu engelledi. Ama o an boykota katılmayan arkadaşlardan çoğu ve üniversite hayatı boyunca başını örtmeyen tek kız arkadaşımız o zaman vasat öğrencilerken şu an çeşitli fakültelerin akademik kadrosunda yer almaktalar.
- Okulun son günleriydi. Turgut Özal dönemiydi. Başörtüsü meselesinin çözümü için çalışmalar yapıldığı konuşuluyordu. Üniversitelerde uygulamanın rektör ve dekanlara bırakılması ve İlahiyat Fakültelerinde serbestlik tanınması kararı alındı. O gün okula peruksuz gittik; fakat alışkanlıkla yine arka sıralara oturduk. Ali Bardakoğlu Hocamızın dersiydi. Sınıfa girdi. Bizi yine arka sıralarda görünce “Kızlar ön sıralara yerlerinize gelin, erkek arkadaşlar, kız arkadaşlarınıza yer verin” dedi. O an, işte o an, unutulmaz bir andı.
Ama benim mağduriyetim yalnızca bunlar değildi.
İkinci sınıfta Dekan yardımcısı Hocam odasına çağırdı. Türkiye Diyanet Vakfı’nın, okul idaresine İlahiyat alanında akademik kariyer bekledikleri 10 öğrenciyi, 400 saatlik İngilizce kursuna göndermeleri için bir burs gönderdiğini söyledi. İngilizce hocamızdan not ortalaması en yüksek olan 10 öğrencinin ismini istediklerini ve ilk sırada benim olduğumu; fakat Vakfın benim, oradan başka bir burs aldığım gerekçesiyle ikinci bir bursun verilmesini kabul etmediğini ve başka bir isim istediklerini anlattı. Hocam: “Onlara 11. sıradaki arkadaşınızın ismini gönderdik ama ben dershaneyle görüştüm ve senin bu kursu mutlaka alman gerektiğini eğer 10 öğrenci parasıyla 11 öğrenci kabul ederlerse sizi o dershaneye göndereceğimi yoksa hepinizi başka bir kursa yazdıracağımı söyledim. Kabul ettiler. Diğer arkadaşlarınla aynı şartlarda bu kursa devam edeceksin. Türkiye’de İlahiyat alanında kadın akademisyen yok, bu boşluğun doldurulması lazım, şimdiden İngilizce ve Arapçayı halletmeye bak” dedi.
Hadis hocamız Selahattin Polat da benzer tavsiyelerde bulundu. Zaten benim de hedefim buydu.
Son sınıfı sorunsuz şekilde başörtümüzle okuduk. Dekanlık değişti; yeni dekanımız Ünver Günay idi. Derslerine aktif katılan öğrencilerden biriydim. Finallerden sonra beni çağırdı:
“Okula öğretim üyesi alınacak. Notlar hesaplandı; okul birincisisin. Ama önce başörtüne karar ver. Türkiye’de başörtülü akademisyen yok ve senin için bile olsa bu yasağı delen dekan olmayı göze alamam” dedi.
Din Psikolojisi alanında çalışmamı istiyordu. Ben de istiyordum. Fakat bu sözlerden sonra o kapıya bir daha dönüp bakmadım.
Üniversite kapısı kapanmış oldu. Öğretmenlik yeterlilik sınavını kazandım; tayinim İspir İmam-Hatip Lisesi’ne çıktı. Ancak kamuda başörtüsü yasağı devam ediyordu. Okul müdürünü aradığımda oturaklı bir Erzurum şivesiyle eğer göreve başlayacaksam kılık-kıyafet yönetmeliğine uymam gerektiğini söyledi. O kapı da kapandı.
Böylece Kur’an Kursu öğreticiliği ile baş başa kaldım. Başta tıpkı İmam-Hatip gibi istemeden başladım; çünkü hayalim üniversitede kalmaktı. Ama sonradan Kur’an’a hizmet etmenin öyle güzelliklerine öyle mucizelerine şahit oldum ki şimdi 1000 ömrüm daha olsa gözümü kırpmadan verir ve eğer Rabbim beni bunun için istihdam etmeye layık görürse bunu O’nun kitabı için değil sadece kendim için şeref kabul ederim. Çünkü biliyorum ki O, Kitabı’na hizmet için benden çok daha hayırlılarını bulmaya muktedir.
Şimdi “helalleşme”den söz ediliyor.
- “Başörtülü akademisyen” kelimesi geçtiğinde içimde hissettiğim sızıyla helalleşebilecek misiniz?
- Okullarını bırakıp mağazalarda tezgahtar olarak çalışmaya başlayan, sonra da mağaza sahibinin ikinci eşi olmak zorunda kalan arkadaşlarımızla da helalleşebilecek misiniz
- İkna odalarından başörtüleri ellerinde ağlayarak çıkan genç kızlarla helalleşebilecek misiniz?
- Ailelerinin inançları doğrultusunda okutmalarına müsaade etmediğiniz için okula göndermediği terör kurbanı ya da çocuk yaşta evlendirilen kızlarla helalleşebilecek misiniz?
- Hepsinden önemlisi; inancını sağlam kaynaklardan öğrenerek toplumun aydınlık yüzü olabilecekken cehalete itilmiş, inanç adı altında istismar edilen kadınlarla helalleşebilecek misiniz?
Bütün bunların yanında benim yaşadıklarım belki de mağduriyet bile sayılmaz.
Vesselâm.













