Bir kişi size gelip de “Hocam, evlilik kader midir; evleneceğimiz insan önceden alnımıza yazılmış mıdır?” diye sorarsa, bilin ki bu sorunun arkasında çoğu zaman mutsuz bir evlilik hikâyesi vardır. Çünkü insan, “Bu benim tercihimdi.” diyerek sorumluluğu üstlenmek yerine, yükünü hafifletecek bir suçlu arar. O suçlunun adı da çoğu zaman “kader” ya da “alın yazısı” olur.
Oysa kader meselesi, halk arasında konuşulduğu kadar basit değildir.
“Kader” kelimesi; ölçü, güç ve kudret anlamına gelir. Allah “Kâdir”dir, “Kadîr”dir; “Âlim”dir, “Alîm”dir. Ancak bu sıfatların sınırlı bir yansıması insanda da vardır. İnsan kendi güç, kudret ve ilmi çerçevesinde kendi kaderinin sahibidir. Çünkü insan; aklı, bilgisi, iradesi ve gücü ölçüsünde tercih yapabilen bir varlıktır. Bu yüzden de sorumludur. Fakat iş, insanın iradesini ve gücünü aşan noktaya geldiğinde büyük kader dediğimiz Allah’ın kudreti devreye girer. Bir Müslüman bu manada kadere inanır.
Bu meseleyi Mehmet Okuyan Hoca güzel bir örnekle açıklar: Dünya bir sahnedir. Roller vardır ama roller dağıtılmamıştır ve hiç kimse herhangi bir rolü seçmeye zorlanmaz. İsteyen iyi insanı, isteyen kötü insanı oynar. Herkes seçtiği rolün sonucuna katlanır.
Üstelik bu oyun, ezberlenmiş sabit rollerle değil; doğaçlama oynanmaktadır. İnsan, iradesiyle meleğin üstüne çıkabileceği gibi şeytanın altına da düşebilir. Yani iyiliğin de kötülüğün de sınırı önceden çizilmiş değildir. İnsan sürekli tercihte bulunan dinamik bir varlıktır.
Dolayısıyla bizim iman ettiğimiz kader; bir “alın yazısı” değil, Allah’ın kâinata koyduğu ölçü, ilke ve yasaların bütünüdür.
Bir insan daha doğmadan onun bütün tercihlerini yazıp sonra da o tercihlerden dolayı onu sorumlu tutmak, Allah’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz. “Allah zaten kulun ne yapacağını biliyordu; bu yüzden alnına yazdı.” demek ise Allah’ın ezelî ilmine vakıf olduğunu iddia etmektir ki bunu hiç kimse bilemez.
Fakat tarih boyunca insan, kendi yanlışlarına hep bir suçlu aramıştır. Kimi zaman şeytanı, kimi zaman toplumu, kimi zaman da kaderi…
İslam ümmeti içerisinde özellikle Emevî iktidarı döneminde siyasî sebeplerle derinleşen kader anlayışı da zamanla bir çeşit sorumluluktan kaçış biçimine dönüşmüştür. İnsanlar, kaderin arkasına sığınarak kendi yanlışlarını Allah’a yüklemeye başlamıştır.
Bugün deprem, sel ve benzeri afetlerden sonra sıkça duyduğumuz “Vardır bir hikmeti”, “Hikmetinden sual olunmaz” gibi sözlerin altında da çoğu zaman aynı anlayış yatmaktadır. Oysa insanı felakete sürükleyen şey çoğu zaman afetin kendisi değil; insanın tabiatla uyumsuz yaşamasıdır.
Kur’an, bu psikolojiyi şöyle anlatır:
“Müşrikler diyecekler ki: ‘Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız…’ Onlardan öncekiler de böyle yalan söylediler ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: ‘Yanınızda bunu ispat edecek bir bilgi var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve yalan söylüyorsunuz.’” (En‘âm 6/148)
Yüce Allah, insanın doğruyu bulabilmesi için ona akıl vermiş; kitap ve peygamber göndermiştir. Bunun yanında tercihini doğrudan yana kullanması için de insanı irade, vicdan ve fıtratla da desteklemiştir.
Aslında Kur’an’da geçen “kader” kavramı çoğu zaman, cansız varlıklar için konulmuş ölçü ve yasaları ifade eder. Kâinattaki oluş, düzen ve işleyiş; Allah’ın koyduğu ölçüler çerçevesinde devam eder. Bu “kader” dir.
İnsanla Allah arasındaki ahlakî ilişkiyi anlatan temel kavram ise “sünnetullah”tır. Yani Allah’ın değişmeyen yasası…
Fâtır Suresi’nin 42 ve 43. ayetlerinde Yüce Allah, peygamber gelirse ona uyacaklarına dair söz veren müşriklerin, peygamber geldikten sonra kibirlenerek ona tuzak kurduklarını anlatır ve ardından şu gerçeği bildirir: Kurulan kötü tuzak, sonunda sahibinin başına dolanır. Çünkü bu, Allah’ın değişmeyen yasasıdır (Sünnetüllah).
Yani zulüm eden sonunda zulmünün bedelini öder. Haksızlık yapan, bir gün yaptığı haksızlığın altında kalır. Bu yüzden halk arasında söylenen:
“Allah’ın sopası yok.”
“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste.”
“Kula bela gelmez Hak yazmayınca, Hak bela yazmaz kula azmayınca” gibi sözler, aslında sünnetullahın halk dilindeki karşılığıdır.
Burada ilk adımı atan kuldur. Allah’ın kul hakkında tecelli edecek hükmünü, kulun tercihi belirler. Çünkü sünnetullah değişmez:
“Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onlarda olanı değiştirmez.” (Ra’d 13/11)
“Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed 47/7)
Fakat dünya bir cennet değil, imtihan yeridir. İnsan zaaflarla yaratılmıştır. Amaç; insanın iradesi ve Allah’ın yardımıyla kendisini geliştirmesi, olgunlaştırmasıdır.
İnsan bazen nimetle, bazen yoklukla; bazen sağlıkla, bazen acıyla sınanır. Yüce Allah’ın insanları farklı kabiliyetlerde, farklı imkânlarda ve farklı düşüncelerde yaratmasının sebebi de toplumsal hayatın devamı ve imtihanın gerçekleşmesidir.
Kul burada duasıyla Allah’tan yardım ister. Ancak duanın kabulü de insanın ahlakî duruşuyla ilişkilidir. Halk arasında söylenen “Dua o dua ama ağız o ağız değil.” sözü tam da bunu anlatır. (İlhami Güler, Derin Ahlak, s.46)
Kısacası mesele “alın yazısı” değil; insanın tercihleriyle şekillenen ve Allah’ın değişmeyen yasalarıyla karşılık bulan bir hayat gerçeğidir.













