Ne güzel söylemiş Koca Yunus:
Be hey Yunus sana söyleme derler,
Ya ben öleyim mi söylemeyince?
Yaklaşık yirmi beş yıl önce bize gelen soruların neredeyse tamamı birbirine benzerdi. Arayanların çoğu kadındı ve şu soruyu sorarlardı:
"Hocam, kocam beni aldatıyor. Onu bu kadından vazgeçirmek için okuyabileceğim bir dua veya bildiğiniz nefesi kuvvetli bir hoca var mı?"
O yıllarda bu tür hadiseleri kendi aramızda bile konuşmaktan çekinirdik. Çünkü eskilerin dediği gibi, "Bazı şeylerin şüyûu, vukuundan beterdir." Yani bir kötülüğün konuşularak yaygınlaşması, bazen işlenmesinden bile daha büyük bir zarara yol açabilir diye düşünürdük.
Fakat yıllar geçti; sorular da değişti, soranlar da...
Bir süre sonra telefonların diğer ucunda daha çok erkekler vardı. Karşılaştığımız olaylar ise artık anlatılması bile insanın midesini bulandıracak boyutlara ulaşmıştı.
Bu süreçte zihnime takılıp kalan tek soru şu oldu:
Dindar olsun olmasın, bu toplumda hayatı boyunca yalnızca nikâhlı eşiyle birlikte yaşamış erkeklerin oranı acaba yüzde kaçtır?
Bugün geldiğimiz noktada yaşananları gizlemenin de bir anlamı kalmadı. Gündüz kuşağı programlarında başörtülüsüyle, başı açığıyla insanların nasıl bir ahlaki savrulma yaşadığını hep birlikte izliyoruz.
DNA testleriyle çocukların babalarının değiştiği ortaya çıkıyor; bunun stüdyo ortamında neredeyse eğlenceye dönüştürüldüğüne şahit oluyoruz. Artık "şüyûu vukuundan beterdir" sözünün de hükmü kalmadı. Çünkü kötülük gizlenmiyor; normalleştiriliyor.
Fakat beni en çok düşündüren, bize başvuran bazı beyefendilerin şu sorusu oldu:
"Hocam, eşim benden başka biriyle birlikte olmuş, hatta ondan hamile kalmış. Ben boşanmak istemiyorum. Peki onun bu yaptığı dinî nikâhımıza zarar verir mi? Evliliğime devam edersem zina etmiş olur muyum?"
Bu soruyu soran insanın dinle bir bağının olduğu çok açık. Fakat burada asıl sorgulanması gereken dini nikahın düşüp düşmemesi mi yoksa eşin bu fiili işlemiş olması mı olmalıdır?
Biz din görevlileri olarak Kur'an'ın zina konusundaki açık uyarılarını ve Resûlullah (sav)’ın bu husustaki hassasiyetini yeterince anlatabildik mi?
Yoksa toplumda bu günah yaygınlaştığı için ya da daha başka saiklerle, insanları ürkütmemek adına, ayet ve hadislerin oluşturduğu ahlaki iklim yerine yalnızca fıkhî çözümleri mi öne çıkardık?
Önce Kur'an'a bakalım.
Furkan Suresi'nin 68-70. ayetlerinde Allah Teâlâ; şirk koşmayı, haksız yere cana kıymayı ve zinayı aynı cümlede birlikte zikrediyor. Ardından bu günahların ağır ahiret sorumluluğunu haber veriyor ve tövbe edip iman ederek salih amel işleyenlerin bağışlanacağını bildiriyor.
Dikkat edilirse burada zina, sıradan bir günah olarak değil; şirk ve adam öldürme ile birlikte zikredilen büyük günahlardan biri olarak sunulmaktadır. Ayrıca başka ayetlerde diğer günahlarla ilgili olarak sadece tövbe etmekten bahsedildiği halde 70. ayette tövbe etmenin arkasından “illâ men tâbe ve âmene/tövbe edenler ve iman edenler hariç” buyrularak tövbenin arkasından bir de imandan bahsediliyor. Yani bu üç günah için sadece tövbe yeterli değil. Yeniden mümin olmak gerekiyor.
Nûr Suresi'nin üçüncü ayetinde ise zina eden erkekle zina eden veya müşrik kadının, zina eden kadınla da zina eden veya müşrik erkeğin evlenebileceği; bunun dışında zinakârlarla evlenmenin müminlere haram kılındığı açıkça ifade edilmektedir.
Resûlullah (sav) da şöyle buyurur:
"Kul zina ettiği zaman iman ondan çıkar; başının üzerinde bir bulut gibi durur. Zinadan vazgeçince iman ona geri döner." (Ebû Dâvûd, Sünnet 15)
Bir tarafta bu ayet ve hadisler...
Diğer tarafta ise zinanın neredeyse "kişisel tercih" gibi sunulduğu bir toplum...
Daha da düşündürücü olan, bu sıradanlaşmada dinî hassasiyeti olmayanlar kadar, din adına konuşan bazı çevrelerin de payının bulunmasıdır.
Bazen çok cesur insanlar da çıkıyor.
Bir hanımefendi beni aramıştı.
Eşi beş vakit namazında, büyük bir şirket sahibiydi. Ancak şirket toplantılarının yapıldığı otellerde, anlaşma imzalayan tarafların birbirlerine karşılıklı kadın göndermesinin adeta teamül hâline geldiğini, eşinin de buna itiraz etmediğini anlattı.
İnternetten zina ile ilgili bütün ayet ve hadisleri okuduğunu, bu sebeple boşanmak istediğini söyledi.
Küçük bir çocuğu vardı.
Ben de ona İslam hukukçularının farklı değerlendirmelerinden ve Diyanet'in fetvalarından söz ettim.
Verdiği cevap hâlâ kulaklarımda çınlıyor:
"Hocam, ben ayet ve hadis diyorum; siz bana fıkıh diyorsunuz. Çocuğumu babasız büyütmem mi daha büyük tehlike, yoksa zinanın normalleştiği bir evde büyütmem mi? Bugün otuz beş yaşındayım; yeniden hayat kurabilirim. Kırk beş yaşında bu cesareti bulamayacağım. Ben çocuğumu zinanın yaşandığı bir ortamda büyütmek istemiyorum."
Bu sözler üzerinde uzun uzun düşünmek gerekiyor.
Bugün insanların yalnızca kendi özgürlüklerini merkeze alan hayat anlayışı, evliliğin yükümlülüklerinden kaçışı teşvik ediyor. Medeni hukukta zinanın suç olmaktan çıkarılması, dinî söylemlerde ise Kur'an'ın ahlaki uyarılarından çok hukuki tartışmaların öne çıkarılması, "seviyeli birliktelik" adı verilen nikâhsız beraberlikleri toplum nazarında sıradanlaştırıyor.
Oysa "seviyeli" denilen bu ilişkiler, taraflara hiçbir sorumluluk yüklemiyor.
Sevgi bitince birliktelik de bitiyor.
Ortada ne aile kalıyor, ne sadakat, ne çocukların güven duygusu...
Bugün mesele yalnızca zinanın artması değildir. Asıl mesele, zinanın utanılacak bir günah olmaktan çıkıp 'hayat tarzı' olarak pazarlanmasıdır. Günahın işlendiği toplumlar tövbeyle ayağa kalkabilir; fakat günahın normalleştiği toplumlar, farkına varmadan kendi medeniyetlerini tüketirler. Çünkü aile çöktüğünde yalnız evler değil, toplum da çöker. Vesselam.













