Bizler İmam-Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakültelerinin ilk dönem kız öğrencileri olduğumuz için hocalarımız açısından da farklı bir tecrübeydik. Daha önce karşılarında hep erkek öğrenciler görmeye alışmış olan hocalarımız, bir anda kız öğrencilerle karşılaşınca anlatımlarını da buna göre şekillendirmek zorunda kaldılar.
Özellikle birçok hocamız, Müslüman geleneğin kadına bakışı ile İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve Hz. Peygamber’in uygulamalarındaki kadın tasavvuru arasındaki farkları bize anlatabilmek için yoğun çaba gösterirdi.
Müslüman-Türk toplumunun örf ve geleneklerinde kadına yüklenen ağır sorumluluklarla, Kur’an’ın çizdiği sorumluluk çerçevesi arasındaki mesafe zaman zaman bizi de hayrete düşürürdü.
Gerçekten de bizim toplumumuzda ev hanımlığı çoğu zaman görünmeyen ama en ağır emeklerden biridir. Evin düzeninden sofranın kurulmasına, çocukların bakımından eğitimine kadar sayısız sorumluluk kadın tarafından üstlenilir. Üstelik bu emek çoğu zaman maddi bir değerle ölçülmez. Toplum nazarında da ev hanımlığı, çalışan kadın karşısında ikinci planda görülebilir.
Buna karşılık erkeğin Kur’an tarafından belirlenen temel görevi olan ailenin geçimini sağlama sorumluluğu, kimi zaman bir vazife olmaktan çıkarılıp ayrıcalık ve üstünlük sebebine dönüştürülebilmektedir. Hatta Allah korkusundan mahrum bir erkek için bu durum, eş ve çocuklar üzerinde baskı kurmanın aracına bile dönüşebilmektedir.
Oysa bugün yalnızca temizlik hizmetini ücretli olarak karşılamaya kalksanız, ortaya çıkan maliyet bile birçok ailenin bütçesini zorlayacak seviyededir. Buna yemek, çocuk bakımı ve diğer ev içi hizmetler eklendiğinde ev hanımının görünmeyen emeğinin maddi karşılığını hesaplamak neredeyse imkânsız hâle gelir.
Nitekim günümüzde ailelerin yaşadığı birçok problemin altında yalnızca ahlaki çözülme değil, aynı zamanda çalışan kadının hem iş hayatını hem de ev içindeki sorumlulukları aynı anda taşımaya çalışmasının yol açtığı yorgunluk ve tükenmişlik de bulunmaktadır.
Başlangıçta “Çocuk da yaparım, kariyer de” diyen pek çok kadın, yıllar içinde bu yükün ağırlığını daha derinden hissetmeye başlamaktadır.
Kur’an’da erkeğin "kavvâm" olması, yani ailesinin ihtiyaçlarını gereği gibi karşılaması görevi vurgulanırken, kadından öncelikle iffetini ve aile kurumunu koruması istenir. Nesil emniyeti kadına emanet edilmiştir. (Nisâ, 4/34; Bakara, 2/228)
Fıkıh ve tefsir kitaplarında da kadının ev işleriyle ilgili yükümlülükleri konusunda farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Hatta birçok kaynakta; kadının ev temizliği yapmak, yemek pişirmek, çocuk emzirmek veya kocasının anne ve babasına hizmet etmek gibi hususlarda dinî açıdan zorunlu tutulamayacağı ifade edilir.
Bizler de öğrencilik yıllarımızda aldığımız bu bilgileri büyük bir heyecanla vaazlarda ve Kur’an kurslarında anlatmaya başladık. Zamanla muhafazakâr çevrelerde bazılarınca “yeşil feminizm” olarak adlandırılan bir söylem ortaya çıktı.
Bu yaklaşımı savunanlar, kadın haklarını ve eşitliği İslam’ın özündeki adalet anlayışına dayandırıyordu. Eleştirenler ise bunun, geleneksel aile yapısını modern feminist söylemlerle dönüştürmeye çalışan bir hareket olduğunu düşünüyordu.
Her iki tarafın da haklı veya eleştirilebilir yönleri bulunabilir. Ancak meseleye tarafsız bakıldığında şu gerçeği inkâr etmek mümkün değildir: Sorun İslam’da değil, zaman zaman Müslüman kültürün ürettiği yanlış uygulamalardadır.
Öte yandan kadın haklarını savunma adına aile kurumunu zayıflatmanın bedelinin de ne kadar ağır olduğunu bugün bütün dünya tecrübe etmektedir.
İlginçtir ki aile içi hak ve sorumluluklar konusunda bize danışan kadınların en sık sorduğu soru şudur:
“Hocam, kocamın anne ve babasına bakmak zorunda mıyım?”
Dikkat ediyorum; kadınlar evlerini temizlemekten, yemek yapmaktan veya çocuklarıyla ilgilenmekten çoğu zaman rahatsız olmuyorlar. Ancak konu kayınvalide ve kayınpedere gelince burada belirgin bir direnç ortaya çıkıyor.
Elbette kimse aynı evin içinde her türlü fedakârlığı yaptığı hâlde birey olarak yok sayılan bir gelin olmak istemez. Bu son derece insani bir taleptir.
Fakat meseleye yalnızca haklar üzerinden bakmak da doğru değildir.
Kur’an kadın-erkek ayrımı yapmadan herkese kendi anne ve babasına iyilik yapma sorumluluğu yükler. Hz. Peygamber ise anne-baba rızasını cennetin yollarından biri olarak göstermiştir.
Öncelikle herkes kendi anne ve babasından sorumludur. Ancak bu durum eşlerin birbirlerinin anne ve babalarına karşı tamamen ilgisiz kalabilecekleri anlamına da gelmez. Çünkü yaşlı anne ve babaların rızasını almak çoğu zaman ailece verilen bir emekle mümkün olur.
Dini hükümlerin kaynaklarından biri de örftür. Kur’an ve sünnete aykırı olmayan örfler, İslam hukukunda dikkate alınmıştır.
Bizim toplumumuzun en güçlü yönlerinden biri de aile bağlarının kuvvetli olmasıdır. Birliğimizi ve dirliğimizi koruyacaksak bu bağları muhafaza etmek zorundayız.
Elbette büyükler de çocuklarının çekirdek ailesine, özel hayatına ve mahremiyetine saygı göstermelidir. Ancak karı-koca da her iki tarafın anne ve babasına karşı vefa ve sorumluluk konusunda birbirine destek olmalıdır.
Üstelik bu yalnızca yaşlılar için değil, çocuklarımız için de önemlidir.
Çünkü çoğu zaman çocuklarla anne ve babaların kuramadığı gönül köprüsünü dedeler ve nineler kurabilir.
Bir arkadaşım anlatmıştı:
“Üniversite sınavına hazırlanan oğlumla ciddi iletişim problemleri yaşamaya başlamıştık. Bizimle konuşmuyor, içine kapanıyordu. O sırada başka şehirde yaşayan kayınvalidem bize geldi. Bir akşam mutfakta yemek hazırlarken yanıma geldi ve ‘Bu çocuğun şöyle bir sıkıntısı var, sizin haberiniz yok mu?’ dedi.
Şaşkınlıkla, ‘Anne, biz aylardır uğraşıyoruz, ağzından tek kelime alamadık. Sen nasıl öğrendin?’ diye sordum.
‘Kızım, ben bir şey yapmadım. Namazdan sonra tesbih çekiyordum. Okuldan geldi, dizime uzandı. Ben de saçlarını okşadım. O sırada her şeyi anlattı’ dedi.”
Çocuklarımızı bu destekten mahrum bırakmaya hakkımız yok.
Belki de evlerimizde eksikliğini hissettiğimiz huzurun, bereketin ve duanın bir kısmı; kapılarımızı ve gönüllerimizi yaşlılarımıza yeterince açamamamızdan kaynaklanıyordur.
Bir gün bir hanımefendi aradı:
“Hocam, yedi aylık bebeğim var. Eşimin ailesi köyde yaşıyor. Eşim bebeği ailesine götürmek istiyor ama ben ne gitmesini ne de onların çocuğu sevmesini istiyorum.”
“Neden?” diye sordum.
“Hijyene dikkat etmiyorlar. Çocuğumun hastalık kapmasından korkuyorum.” dedi.
Ben de:
“Eşiniz o evde büyümüş. Hijyen eksikliği yüzünden onda kalıcı bir zarar oluşmuş mu?” diye sordum.
Bu cevap hoşuna gitmedi.
“Neden buralara biraz daha eğitimli insanları koymuyorlar?” diyerek telefonu kapattı.
Galiba son yıllarda biraz fazla seçkinci olduk.
Güya ‘elit olmak’ adına anne-babalarımızı oturtmaya kıyamadığımız koltuklara evcil hayvanlarımızı oturtuyor, onların ihtiyaçları için gösterdiğimiz hassasiyeti bazen yaşlılarımızdan esirgeyebiliyoruz.
Oysa mesele sadece bakım meselesi değildir; mesele vefa meselesidir.
Anne-babalarımız gençliklerini bize harcadılar. Şimdi yaşlandıklarında onları hayatımızın dışına itmek, modern dünyanın bireyci anlayışına uygun olabilir; fakat bizim medeniyetimizin değerleriyle bağdaşmaz.
Hiç kimse eşinin anne ve babasının tek başına bakıcısı olmak zorunda değildir. Ancak hiç kimse de eşinin anne ve babasına karşı tamamen ilgisiz kalma lüksüne sahip değildir.
Çünkü aile, hakların konuşulduğu kadar fedakârlıkların da yaşandığı yerdir. Ve bazen çocuklarımız için bırakabileceğimiz en büyük miras; onlara anne-babaya saygıyı anlatmak değil, bunu yaşayarak göstermektir.














