Bir toplumun medeniyet seviyesini anlamak için uzun araştırmalar yapmaya gerek yoktur.
Bazen bir durakta birkaç dakika beklemek, bazen bir otobüse binmek, bazen de insanların birbirleriyle kurduğu birkaç cümleye kulak vermek yeterlidir.
Çünkü bir şehrin gerçek yüzü; gösterişli meydanlarında ya da yüksek binalarında değil, günlük hayatın içindeki küçük davranışlarda ortaya çıkar.
İnsanın insana nasıl davrandığı, aslında o toplumun aynasıdır.
Toplu taşıma araçları da bu aynanın en net görüldüğü yerlerden biridir. Çünkü otobüsler sadece insanları bir noktadan başka bir noktaya taşıyan araçlar değildir; aynı zamanda farklı hayatların, farklı karakterlerin ve farklı hikâyelerin her gün kesiştiği ortak alanlardır.
Her gün binlerce insan bu araçları kullanıyor. Kimi işe yetişme telaşında, kimi hastaneye gitme derdinde, kimi de sadece evine ulaşmaya çalışıyor. Bu yolculuklarda bazen bir tebessüm, bazen bir anlayış, bazen de küçük bir yardım insanın bütün gününü güzelleştirebilir.
Fakat ne yazık ki zaman zaman bunun tam tersi manzaralarla da karşılaşıyoruz.
Toplu taşıma şoförlüğünün kolay bir meslek olmadığını hepimiz biliyoruz.
Sabahın erken saatlerinde başlayan mesailer, bitmek bilmeyen trafik, zaman baskısı, gün boyunca yüzlerce insanla muhatap olmak…
Bütün bunların yıpratıcı olduğunu kabul etmek gerekir.
Ancak zor şartlarda çalışmak, insanları kırma hakkı da vermez.
Çünkü bir kamu hizmetinde görev yapan kişinin kullandığı dil, en az yaptığı iş kadar önemlidir.
Geçtiğimiz günlerde bir otobüs durağında şahit olduğum birkaç saniyelik bir konuşma, sadece bir şoförün tavrını değil, giderek kaybettiğimiz bazı değerleri de yeniden düşünmeme neden oldu.
Yaşlı bir amca, otobüs şoförünün yanına giderek kibar bir şekilde sordu:
“Evladım, bu otobüs şu tarafa gider mi?”
Sorulan soru çok basitti. Beklenen cevap da öyle…
“Amca, bu otobüs gitmiyor. Şu numaralı otobüse binmen gerekiyor.”
Birkaç saniyelik bir yönlendirme ile çözülebilecek bir durumdu.
Fakat şoförün verdiği cevap hepimizi şaşırtacak cinstendi:
“Babanın otobüsü mü seni oraya götürsün?”
Şimdi sormak gerekiyor…
Bir vatandaşın yol sorması ne zamandan beri bir yük, bir rahatsızlık, hatta bir küçümseme sebebi oldu?
Karşımızdaki kişi yaşlı bir insan. Yıllarını bu ülkeye vermiş, belki hayatı boyunca sayısız zorlukla mücadele etmiş bir vatandaş. İstediği şey ne özel bir ilgi ne de ayrıcalık…
Sadece gideceği yeri öğrenmek, doğru yönlendirmeyi almak istiyordu.
Fakat karşısındaki kişinin verdiği cevap, basit bir iletişim hatası değildi. Bu, sağduyunun ve görev bilincinin bir kenara bırakıldığı, insanın karşısındaki insana karşı taşıması gereken en temel saygının bile unutulduğu bir tavırdı.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken başka bir nokta daha var.
Bir şehrin ulaşım kalitesi sadece kaç otobüsün çalıştığıyla değil, o otobüslerin içinde vatandaşa nasıl davranıldığıyla da ölçülür. Bu noktada yerel yönetimlere de önemli bir sorumluluk düşüyor. Personelin mesleki yeterliliği kadar, vatandaşla iletişim şekli ve hizmet anlayışı da önemsenmelidir.
Aksi takdirde, eline geçen küçük bir yetkiyi büyük bir üstünlük gibi gören anlayışlara daha sık şahit olmaya devam ederiz.
Bu durum ise sadece çalışanların değil, hizmet veren kurumların da itibarını zedeler.













