Diyanet İşleri Başkanlığı uzun yıllardır her Ramazan ayında bir tema belirlemekte; vaaz, hutbe ve sohbetlerde bu temanın ayrıntılı biçimde ele alınmasını sağlayarak toplumun o konuda bilinçlenmesini amaçlamaktadır. Bu yılın teması ise “Ramazan, Cami ve Hayat” olarak belirlenmiştir.
Bu konuyu görünce aklıma, sosyal medyada yapılan bir paylaşım ve ardından yazılan yorumlar geldi. Genç bir çift nikâhlarını camide kıymıştı. Yapılan yorumlardan bazıları şöyleydi:
- “Yazıklar olsun!”
- “Hiç uygun olmamış; nikâh evde yapılır, cami nikâh yeri değildir.”
- “Allah’ım ıslah et Ya Rabbi, İslamiyet’i oyuncak ettiler.”
- “Bir bu eksikti! Millet kafayı yemiş, daha neler göreceğiz.”
- “Allah’ın evini düğün salonu yaptınız. Orası ibadet yeri!”
Yorumlar uzayıp gidiyordu. En hafif olanlarını aktardım; çok daha ağır ve yakışıksız ifadeler de vardı. Bunları görünce insan ister istemez düşünüyor:
Eğer bu tepki camiye duyulan saygıdan kaynaklanıyorsa, kullanılan bu dil bir cami cemaatine yakışmaz. Yakışmamalıdır. İnsan mukaddes saydığı değerleri böylesine kirli bir üslupla savunamaz.
Sanırım millet olarak “kutsiyet” anlayışımızda da bazı sorunlar var. Bir şeye kutsiyet atfetmeyi; onu el sürülmez bir yere kaldırarak günlük hayatın dışına itmek şeklinde anlıyoruz.
Kur’an’ı mukaddes kabul ederiz. Bunun hayata yansıması çoğu zaman Kur’an’ın belden aşağı tutulmaması, abdestsizin dokunamaması gibi uygulamalarla sınırlı kalır. Böyle bakıldığında dokunamayacakların sayısı, dokunabileceklerden fazla hâle gelir. Oysa mukaddes olan Kur’an’ın kâğıdı mıdır, yoksa içeriği ve bu içeriğin Müslümanın hayat nizamı hâline gelmesi midir? Dokunmaktan korkulan bir kitap hayatı nasıl inşa edecektir?
Aynı durum cami için de geçerlidir. Önce “cami” kavramının zihnimizdeki karşılığını netleştirmemiz gerekir. Kur’an ve hadislerde “cami” kelimesi geçmez; bunun yerine “secde edilen yer” anlamındaki “mescid” kelimesi kullanılır. Yani secde edilen her yer mescittir ve yeryüzü müminler için mescit kılınmıştır. Hz. Muhammed (sav) bir hadisinde şöyle buyurur:
“…Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı; ümmetimden namaz vaktine kavuşan herkes bulunduğu yerde namazını kılıversin…”
Bütün yeryüzü ibadetgâh kılındığına göre caminin yalnızca ibadet edilen bir mekân olmanın ötesinde anlamlar taşıması gerekir.
“Cami” kelimesi; toplamak, bir araya getirmek kökünden gelir ve “toplayan, bir araya getiren” demektir. Cuma namazlarında insanlar bir araya toplandığı için başlangıçta cuma kılınan büyük mescitlere “cami” denilmiştir. Zamanla küçük ibadet yerleri “mescit”, büyük olanlar ise “cami” olarak anılmıştır.
Hz. Muhammed (sav) hicret yolculuğunda Medine’ye varmadan Kuba’da ilk mescidi inşa etmiş, Medine’ye ulaşır ulaşmaz da ilk iş olarak mescidin yapımını başlatmıştır. Çünkü O, Müslümanların birlik ve beraberliğine büyük önem veriyordu. Mescitte nikâh kıyıyor, davalara bakıyor, önemli kararları istişare ediyor; savaş kararları burada alıyor ve sefere çıkmadan önce burada iki rekat namaz kılıyordu.
Onların hayatında mescit, toplumun kalbinin attığı yerdi. İlmi faaliyetler burada yürütülür, Ashab-ı Suffa mescidin yanında barınırdı. İslam’ı tanımak için gelen heyetler burada kabul edilir, burada misafir edilirdi. Üstelik bugünkü anlamda katı bir kutsiyet anlayışı da yoktu.
Bir gün bir bedevi mescidin bir köşesine küçük abdestini bozmuştu. Sahâbîler öfkelendi. Ancak Peygamber Efendimiz:
“Adamı kendi hâline bırakın. Abdest bozduğu yere bir kova su dökün. Siz kolaylık göstermek için gönderildiniz, zorluk çıkarmak için değil.” buyurdu.
Bu örnek, kutsala saygının merhamet ve kolaylıkla birlikte düşünülmesi gerektiğini gösterir.
Bu kutsiyet anlayışının bizde ne kadar katılaştığını ilk hac ziyaretimde yaşadığım bir olayda fark etmiştim. Tavaf sırasında bir kişinin uyuduğunu ve önüne idrarının aktığını gördüm. Hemen görevli polis hanımı çağırdım. Ben öfkeliydim; o ise son derece sakindi. “Hacı garip, hacı misafir…” diyerek beni teskin etti, ardından görevlileri çağırıp orayı temizletti. Bu tavır, kutsala saygının insanı incitmeden de korunabileceğini gösteriyordu.
Dilerim bu Ramazan’ın teması, camilerin toplum hayatındaki yerini yeniden düşünmemize vesile olur. Camiler; Hz. Muhammed (sav) in döneminde olduğu gibi çocuğuyla, genciyle, kadınıyla toplumun kalbinin attığı mekânlar hâline gelir. Çocuk seslerinin yankılandığı, paylaşmanın ve dayanışmanın hayat bulduğu yerler olur. Bir mahallede ihtiyacı olan da fazlası olan da ilk olarak caminin yolunu tutar.
İşte o zaman “Ramazan, Cami ve Hayat” teması gerçek anlamına kavuşacak; camiler hayatın dışına itilmiş mekânlar değil, hayatın tam merkezinde atan bir kalp hâline gelecektir.













