Geçen haftaki yazımızda, evlilik meselelerinde hem Medeni Hukuk’un hem de İslam Hukuku’nun birlikte uygulanmasından doğan ve erkekler açısından ortaya çıkan bazı mağduriyetlere değinmiştik. Bu hafta ise, sahada tanıklık ettiğimiz kadınların yaşadığı mağduriyetlerin bir kısmını ele almak istiyorum.
Toplumumuzun büyük bir kesimi Kur’an’ı Arapça okuyabilse de, içeriği konusunda derinlikli bir bilgiye sahip değil. Buna karşılık, neredeyse herkes şu üç başlığı “çok iyi biliyor”: Erkeğin dört kadınla evlenebileceği, mirasta erkeğe iki, kadına bir pay verildiği ve hatta kocanın karısını dövebileceği(!).
Bugün bu yanlış ve eksik bilgilerin en çok istismar edildiği alanlardan biri olan “çok eşlilik” meselesine odaklanalım.
Öncelikle şu gerçeği hatırlayalım: Hukuk sistemleri bir bütündür. Adalet, ancak o bütünlük içinde sağlanabilir. Kur’an’ın da Peygamber’in de gönderiliş amacı; insanlara kulluğun yolunu göstermek ve toplumda adaleti tesis etmektir. Bu çerçevede Kur’an, geldiği toplumda özellikle kadın hakları başta olmak üzere adalet açısından bozulan dengeleri yeniden kurmayı hedeflemiştir.
Gelelim konumuza… Günümüzde gerek dindar erkeklerin gerekse bu konu üzerinden Kur’an’ı ve İslam’ı eleştirmek isteyenlerin meseleye bakışı; sanki İslam’dan önce tek eşlilik vardı da Kur’an bunu dörde çıkardı ve bunu sorgusuz sualsiz erkeğe verilen bir yetki, bir ayrıcalık gibi sundu şeklindedir. Oysa ilgili ayetler, kendi bağlamında ve objektif olarak incelendiğinde burada ne muazzam bir hassasiyet ve adaletin gözetildiği fark edilecektir. Ayeti bu bağlamda okuyup anlayan bir erkeğin zorunluluk olmadıkça kesinlikle böyle bir sorumluluk ve vebalin altına girmeyi göze alamayacağı çok açıktır.
Cahiliye Dönemi, zamanın şartları gereği kabileler arası savaşların çok olduğu bir dönemdi. Böyle bir dönemde babaları savaşlarda ölen yetim kızlar, mallarıyla birlikte vasisi olan erkeğe kalmakta ve erkek bu kadının malı kendi elinden çıkmasın diye başka biriyle evlenmesine müsaade etmemektedir. Ya da bu kadının malını ele geçirebilmek için kadınla evlenmekte fakat eğer kadını beğenmiyorsa ona “eş” gibi muamele etmemektedir. Böylece kadın ölene kadar bu erkeğin elinde malıyla birlikte esir gibi kalmakta başka biriyle evlenmesine de müsaade edilmemektedir.
Nisâ Suresi’nin ikinci ayetinde inananlara yetimlerinin mallarının haksızlıkla yenilmemesi emredilerek bunun pis, haram ve günah olduğu belirtildikten sonra üçüncü ayette şöyle buyrulmaktadır:
“Eğer (evlenmek istediğiniz için mallarını teslim etmediğiniz) yetim kızlara karşı görevinizi yerine getirememekten korkarsanız, hoşunuza giden kadınlardan ikisini, üçünü, dördünü nikahlayın. Eğer aralarında adaleti yerine getirememekten korkarsanız bir tek kadını veya hakimiyetiniz altında olanı (bir esir kadını) nikahlayın. Bu adaletten ayrılmamanız için daha uygundur.”
Görüldüğü gibi ayet; öncelikle inananları, yetim kızlara yukarda bahsettiğimiz şekilde haksızlık yapılmasından menetmekte; sonra sınırsız olan çok eşliliği dört ile sınırlandırmakta ve birden fazla kadınla evliliği eşler arasında adaleti gözetme şartına bağlamakta ve erkeğin adaleti gözetemeyeceğinden korkuyorsa bir kadınla veya yine nikahla evlenebileceği bir cariye ile evlenmesini şart koşmaktadır.
Aynı Sure’nin 129. ayetinde ise “Ne kadar isteseniz de eşleriniz arasında adaleti sağlamaya güç yetiremezsiniz…” buyrularak insan fıtratına ve adalete en uygun olanın tek eşlilik olduğunu açık bir şekilde ifade edilmektedir.
Yani Kur’an, sınırsız evliliğin söz konusu olduğu bir dönemde bir anda tek eşliliğe hüküm vermenin ortaya çıkaracağı kaosu göz önünde bulundurarak önce sınırsız evliliği, dört ile sınırlamış ve insan fıtratına uygun olanın tek eşlilik olduğunu açıkça belirtmiştir.
Yani Kur’an’ın ortaya koyduğu sistemde çok eşlilik bir “hak”tan ziyade, zor şartlar altında verilen bir ruhsattır. Üstelik bu ruhsat, yerine getirilmesi neredeyse imkânsız bir şartla sınırlandırılmıştır: Adalet.
Görüldüğü gibi Kur’an’ın ruhsat verdiği çok eşlilik; günümüzde bazı istisnai durumlar hariç çoğunluğun uyguladığı gibi resmi nikahlı eşten ve toplumdan gizli olarak iki şahidin huzurunda yapılan bir dinî nikahla gerçekleştirilen, evlilikten ziyade zinaya uydurulmuş bir kılıf değildir. Çoğunlukla karşılaştığımız, erkeğin ikinci kadına ait hiçbir ekonomik sorumluluk kabul etmediği, üzerine geçirildiği takdirde aile ve ilk eş durumdan haberdar olacağı için ikinci kadının çocuk sahibi olmasına engel olduğu evliliğin doğasına karşı bir uygulama değildir. Sonra her iki taraf birbirinden hevesini aldıktan sonra ‘nasıl olsa benim dörde kadar hakkım var, seni de boşamıyorum, hadi bana eyvallah’ deyip kadını her türlü hukuki ve sosyal güvenceden yoksun olarak ortada bırakarak ceketini alıp çıkacağı bir zulüm aracı hiç değildir
Yahut ta tam tersine erkeğin tüm mal varlığını ikinci kadına harcayıp, birinciyi çocuklarıyla birlikte Kur’an’ın ifadesiyle ‘ne kocalı ne kocasız’ gibi bırakacağı bir uygulama da değildir. Bir hanımefendi hatırlıyorum: “Hocam, birlikte çalışarak bir dükkâna sahip olduk. Ben ondan daha çok çalıştım. İşin doğrusu dindarlığına güvendiğim için mallarımız üzerinde her türlü tasarruf yetkisini kendisine verdim. Yabancı uyruklu bir kadınla gizli nikahla evlenmiş. Ne var ne yoksa kadına Türk Vatandaşlığı Hakkı alabilmek için satıp harcamış, kalanı da beraber yiyorlar. Ben çocuklarımla birlikte aç açık ortalıkta kaldım” demişti.
Şimdi bu kişiye sorsanız, yaptığı işi “Kur’an’ın verdiği hak” olarak savunacaktır.
Ama sormak gerekir:
Kur’an’ın adalet üzerine kurduğu sistem bu mudur?
Yahut başka bir örnek: Bir cemaat liderinin eşi şöyle diyordu:
“Eşimin her zaman dört karısı vardır. Yeni birini beğendiğinde içimizden birini boşar ve onu nikahına alır.”
Bu tablo, Kur’an’ın ruhsatını değil; insanın hevasını anlatır.
Bugün karşı karşıya olduğumuz asıl sorun şudur:
Kur’an’ın adalet merkezli hükümleri, bağlamından koparılarak nefsin arzusuna göre yorumlanıyor. Ve bunun bedelini en çok aile ödüyor.
Daha da vahimi, bu çarpık uygulamalar sebebiyle gençlerimiz Kur’an’a karşı mesafe geliştiriyor. İnternette karşılaştıkları eleştiriler karşısında, Kur’an’ın aslında insan onurunu ve adaleti esas alan bir kitap olduğunu anlatmakta zorlanıyoruz.
Oysa gerçek açık:
Kur’an, insanlığın çok daha sonra ulaşabildiği evrensel ahlak ve adalet ilkelerini asırlar önce ortaya koymuştur.
Asıl soru şu:
Biz, Kur’an’ın mesajını mı yaşıyoruz…
Yoksa kendi zaaflarımızı Kur’an’a mı söyletiyoruz?
Ve daha da önemlisi:
İnsanlığın bu kadar adalete muhtaç olduğu bir çağda, biz bu mesajı çocuklarımıza doğru anlatamazsak, yarın bunun hesabını nasıl vereceğiz?













