Evlat edinme, Cahiliye Dönemi’nde oldukça yaygın bir gelenekti. Bir kimsenin oğlan çocuğu yoksa ya da öz oğulları bulunsa bile, güçlü gördüğü birinin nüfuzundan faydalanmak amacıyla onu “oğlu” ilan etmesi mümkündü. Toplum huzurunda “Falanca benim oğlumdur” denildiği anda, artık o kişi öz evlat gibi kabul edilir; helal-haram hükümleri, miras ve diğer bütün hukukî meseleler bu kabule göre şekillenirdi.
Rivayetlere göre Hz. Hatice’nin, Hz. Muhammed (sav)’e hediye ettiği Zeyd bin Hârise, Şam taraflarından esir edilerek getirilmişti. Zeyd’in ailesi zamanla onu bulmuş ve fidye vererek geri almak istemişti. Ancak Peygamber Efendimiz zaten Zeyd’i azat etmişti. Bu talep karşısında Zeyd’i serbest bırakarak ister ailesiyle gitmesini isterse yanında kalmasını teklif etti.
Zeyd, ailesiyle gitmek yerine Peygamber Efendimiz’in yanında kalmayı tercih etti. Bunun üzerine Efendimiz, o günün geleneğine uygun olarak Zeyd’i evlat edindiğini ilan etti. Ancak bu uygulama, daha sonra gelen vahiy ile kaldırıldı.
Ahzâb Suresi’nin 4 ve 5. ayetlerinin konuyla ilgili bölümünde şöyle buyrulur:
“…Allah evlatlıklarınızı gerçek oğullarınız yapmamıştır. Bunlar sizin kendi iddianızdır; hak ve hakikati Allah söyler, doğru yolu O gösterir.” “Evlatlıklarınızı babalarının soy adlarıyla anın. Bu Allah katında adalete daha uygun bir davranıştır. Eğer onların babalarını bilmiyorsanız o zaman kendileri sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır. Yanıldığınız hususta size günah yoktur, fakat bilinçli ve kasıtlı olarak yaptıklarınızdan sorumlusunuz…”
Yani İslam, soy bağının değiştirilmesini kesin bir şekilde reddetmiştir. Çocuğun kimliği korunmalı, gerçek baba bilinmiyorsa “din kardeşi” olarak kabul edilmeli ve “kardeşim veya dostum” denilmelidir.
Bu ilke doğrultusunda, “Zeyd b. Muhammed/Muhammed’in oğlu Zeyd” denilmesi yasaklanmış; onun gerçek nesebine uygun olarak “Zeyd b. Hârise/Hâris’in oğlu Zeyd” şeklinde anılması emredilmiştir.
Kur’an’ın soy bağının korunmasına yönelik uygulamalarından biri de Cahiliye Dönemi’nde ihmal edilen “iddet bekleme” uygulamasının yeniden düzenlenmesi olmuştur. Boşanan veya eşi vefat eden kadının belirli bir süre evlenmeden beklemesi, nesebin karışmaması içindir. Çünkü Cahiliye Döneminde kocasından boşanan veya kocası ölen bir kadın eğer ayrıldığı eşinden hamileyse iddet beklemeden başka biriyle evleniyor ve çocuk aslında biyolojik baba olmayan yeni eşe isnat edilebiliyordu.
Bakara Suresi 228. ayette şöyle buyrulur:
“Boşanmış kadınlar kendi kendilerine (evlenmeden) üç âdet beklerler. Onlar Allah’a ve ahiret gününe inanmışlarsa Allah’ın rahimlerinde yarattığını gizlemeleri kendilerine helal olmaz…”
Bu ayet, soy bağının korunmasının sadece hukukî değil, aynı zamanda imanî bir sorumluluk olduğunu açıkça ortaya koyar.
Nitekim Veda Hutbesi’nde Peygamber Efendimiz, babasından başkasına nispet edilen soy iddialarını ağır bir şekilde kınamıştır. “…Babasından başkasına soy iddia eden soysuz…Allah’ın meleklerin ve bütün insanların lanetine uğrasın…”
Bütün bu hükümler göstermektedir ki, İslam’da bir çocuğun soy bağını değiştirerek evlat edinmek haramdır. Çünkü helal-haram sınırları ve hukukî sorumluluklar bu bağ üzerinden şekillenir.
Ancak bu, kimsesiz bir çocuğa sahip çıkmanın yasak olduğu anlamına gelmez. Aksine, soy bağı korunmak şartıyla bir çocuğa bakmak, ona yuva olmak, koruyucu aile olmak son derece faziletli bir davranıştır. Nitekim Peygamber Efendimiz: “Allah katında en hayırlı ev, içinde bir yetime iyi davranılan evdir” buyurmuştur.
Peki, aynı evde büyüyen bu çocuk ergenlik çağına geldiğinde mahremiyet nasıl korunacaktır?
Bu mesele, günümüzde en çok sorulan sorulardan biridir. Uygulamada, “süt hısımlığı” yoluyla bu problem belirli ölçüde çözülebilmektedir. Çocuk iki yaşından önce emzirilirse, arada süt akrabalığı oluşur ve mahremiyet hükümleri buna göre düzenlenir.
Mesela bir erkeğin kız kardeşi, bir kız çocuğunu iki yaşından önce emzirirse, o erkek süt dayı olarak ebediyen o çocuğa haram olur. Ya da yine bir kadının kendisine prolaktin, östrojen vb. hormonlar verilmek suretiyle memesinden süt gelir ve bu sütle bir erkek çocuğunu emzirirse ebediyen süt annesi olarak o çocuğa haram olur. Burada dikkat edilmesi gereken emzirmenin çocuğun iki yaşından önce ve sütün çocuğun midesine ulaşacak miktarda olmasıdır.
Ancak bu konuda son derece dikkatli olunmalı; hem dinî hem de tıbbî açıdan ehil kişilerle istişare edilmelidir.
Bir toplantıda Aile ve Sosyal Politikalar’dan bir yetkilinin şu serzenişi dikkat çekiciydi:
“Hocam, siz ‘dinimizde evlat edinmek haram’ diyorsunuz diye biz çocukları yuva bulmakta zorlanıyoruz.”
Oysa mesele evlat edinmek değil; soy bağını değiştirmektir.
Konunun hassasiyetini gösteren çarpıcı bir örnekle bitireyim:
Yıllar önce bir hanım şöyle demişti: “Hocam, çocuğumuz olmuyordu. Bir akrabamızın kız çocuğunu doğduktan birkaç gün sonra alıp kendi nüfusumuza geçirdik. Çok severek büyüttük. Ama şimdi ergenlik çağına geldi. Davranışları değişmedi; hâlâ babasına sarılıyor, gece yanımıza geliyor. Fakat eşimin tavırları beni rahatsız etmeye başladı. Önceden köy kahvesinden çıkmayan adam şimdi ‘kızımı özlüyorum’ diye evden çıkmıyor. Kur’an Kursuna yazıldım. Sırf bu yüzden gidemiyorum. Ben ne yapayım? Şimdi çocuğu götürüp ailesine geri versek ona yazık olacak. Vermesek içine böyle bir kurt düşen bir kadın rahat eder mi? Ya masumun başına bir iş gelirse…! Ne yapacağımı bilmiyorum...”
Bu tür durumlar, meselenin ne kadar ince ve dikkat gerektiren bir alan olduğunu açıkça göstermektedir.
Eğer evlerimizin, bir masumun hakkına girilen değil; Allah katında en sevimli mekânlardan biri olmasını istiyorsak, bu konularda son derece hassas davranmalı, her adımı bilinçle atmalıyız.
Vesselâm.













