Kur'ân-ı Kerîm, insanın yeryüzündeki bozgunculuğunu anlatırken dikkat çekici iki kavram kullanır:
"İş başına geçtiğinde yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya, ekini ve nesli bozmaya çalışır..." (Bakara, 2/205)
İlk bakışta ayette geçen "ekin" kelimesi tarımı, "nesil" ise soyun devamını ifade ediyor gibi görünür. Oysa Kur'an'ın kelimeleri çoğu zaman ilk anlamlarının ötesine uzanan derinlikler taşır.
Klasik müfessirler ayetin nüzul sebebini esas alarak bu ifadeyi belirli bir olay çerçevesinde açıklamışlardır. Ancak çağdaş müfessirlerin önemli bir kısmı, ayetin bütün zamanlara hitap eden evrensel bir ilkeye işaret ettiğini söyler.
Buna göre "ekini bozmak", sadece tarlaları yakıp yıkmak değildir. İnsanların geçim kaynaklarını yok etmek, tabiatın dengesini bozmak, çevreyi tahrip etmek, suyu ve toprağı kirletmek de bu kapsamdadır. Nitekim bugün iklim krizinden çevre felaketlerine kadar yaşadığımız birçok sorun, insanın kendi elleriyle meydana getirdiği bu bozgunculuğun sonucudur.
Fakat ayette geçen "ekin" kelimesi üzerinde duran bazı müfessirler daha dikkat çekici bir noktaya işaret ederler.
Onlara göre Kur'an'ın kullandığı "hars" kelimesi yalnızca toprağı değil; bir toplumun kültürünü, ahlakını, örfünü ve medeniyetini de ifade eder.
Yani insan sadece toprağı bozmaz.
İnsan, değerleri de bozabilir.
Aslında her medeniyet önce tarlalarını değil, değerlerini kaybeder.
Bir toplumda doğruluk değersizleşmeye, aile zayıflamaya, merhamet küçümsenmeye, iffet alaya alınmaya başladığında görünürde şehirler ayakta olabilir; fakat o toplumun "harsı" bozulmuştur.
Kur'an'ın dikkat çektiği ikinci kavram ise "nesil"dir.
Neslin bozulması sadece nüfusun azalması veya soyun kesilmesi değildir. Asıl tehlike, insanın kendisini ve yaratılış gayesini unutmasıdır.
Çünkü sağlam nesiller, sadece biyolojik yollarla dünyaya gelmez.
Sağlam nesiller; sağlam ailelerde, sağlam değerlerle ve sağlam bir kimlik bilinciyle yetişir.
Bugün çocuklarımızın ve gençlerimizin karşı karşıya olduğu en büyük tehditlerden biri de tam burada başlamaktadır.
Onlar tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bilgiye ulaşıyorlar; fakat aynı zamanda kimliklerini sorgulayan, aidiyetlerini zayıflatan ve yaratılışlarını tartışmaya açan yoğun bir kültürel kuşatma altında yaşıyorlar.
Dijital dünyanın algoritmaları, küresel popüler kültür ve sınırsız bireysel özgürlük söylemleri, genç zihinlere sürekli aynı mesajı fısıldıyor:
"Olduğun kişi olmak zorunda değilsin."
Oysa insanın huzuru, kendisinden kaçmasında değil; kendisini tanımasındadır.
Fıtrat, değiştirilmesi gereken bir kusur değil; korunması gereken ilahî bir emanettir.
Bu sebeple Kur'an'ın "ekini ve nesli bozmak" uyarısını yalnızca çevrecilik ekseninde okumak eksik kalacaktır.
Çünkü bozulan sadece tabiat değildir.
Bozulan bazen insanın kendine bakışıdır.
Bazen aile anlayışıdır.
Bazen kadın ve erkek tasavvurudur.
Bazen de çocukların daha hayatın başında zihinlerine yerleştirilen kimlik algısıdır.
İşte tam bu noktada kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Bugün nesli tehdit eden en büyük tehlike gerçekten dışarıdan gelen saldırılar mı; yoksa insanın kendi yaratılışını tartışmaya açması mı?
Kanaatimce bu sorunun üzerinde hepimizin ciddi şekilde düşünmesi gerekiyor.
Çünkü Kur'an'ın on dört asır önce yaptığı uyarı, belki de bugün her zamankinden daha günceldir.
Ekini bozmak, toprağı kaybetmektir.
Nesli bozmak ise insanı kaybetmektir.
Ve unutmayalım ki bir toplum toprağını kaybettiğinde yeniden ekip biçebilir.
Ama insanını kaybettiğinde, onu yeniden yetiştirmek nesiller alır.
Gelecek hafta, son yıllarda özellikle gençler arasında giderek daha fazla konuşulan cinsiyet hoşnutsuzluğu meselesini, bir trans aktivistin yıllar sonra yaptığı çarpıcı itiraflar üzerinden birlikte değerlendirmeye çalışacağız inşallah.













