Kıymetli Okurlarım,
Allah kısmet ederse bundan böyle haftada bir gün, çeşitli güncel konularla birlikte olacağız. Öncelikle bana gerek gazetede yazmak gerekse televizyon programı için her türlü imkânı sağlayan Ömer Faruk Hamurcu Bey’e teşekkürleri mi sunmak isterim.
“Kendine köşe oluştur” dediklerinde köşemin ismi “ELİF GİBİ” olsun istedim. Öteden beri “Elif” harfinin bende özel bir yeri vardır. Doğruluğu, dürüstlüğü, eğilip bükülmeden dimdik durabilmeyi temsil ettiği için çok severim elif harfini. Rabim “elif” gibi doğru duruşu olan yazılara buluşabilmeyi nasip etsin.
Bugünkü başlığımıza gelince; Biliyorsunuz son zamanlarda gündemde “Aile Hakemliği” diye bir mesele var. Bu gündem aile konusunda uzun yıllar çalışmış ve İl Müftülüğü’ nün, Aile ve Dini Rehberlik Bürosunda aile ile ilgili sorulara cevap vermiş biri olarak bana yaşadığım bir olayı hatırlattı.
Dini bir oluşumun içine giren ve kendisine, siyah çarşaf giymezsen İslâmî olarak tesettürlü sayılmazsın, dedikleri için eşinden boşanmaya karar veren bir hanımefendi geldi aklıma. Eşi bu şekilde bir giyim tarzını kabul etmediği için boşanmaya karar vermişlerdi ama eşi hanımefendinin kapalı giyinmesine değil sadece siyah çarşaf giymesine karşıydı ve resmen boşandılar.
O gün hanımefendiye uzun uzun İslam’ın tesettür emriyle ilgili ayetleri anlattım. Tesettürün asıl amacının iffet, edep ve haya olduğunu[1], üzerindeki kıyafetin sadece iffetin tamamlayıcısı olduğunu[2], eğer bir kadın sokağa çıktığında herhangi bir menfaat için dişiliğini kullanıyorsa tepeden tırnağa siyah çarşafa bürünmüş olsa da örtülü olamayacağını anlattım. İslam’da tesettürün ölçülerinin; vücudun içini göstermemesi, vücut hatlarını elli etmemesi, kadının erkeğe, erkeğin kadına benzemesine engel olması gerektiğini unun dışında tesettürün ne adının ne de renginin belirtilmediğini anlattım. Hanımefendi kafası karışık bir vaziyette gitti.
Aradan bir yıla yakın bir süre geçti aynı hanımefendi yeniden geldi. “Beni hatırladınız mı, hocam?” dedi ve kendisini tanıttı. “Hocam, biz ertesi gün resmen boşandık, bir yıldır da ayrıyız ama sizin söylediklerinizi çok düşündüm ve araştırdım. Haklı olduğunuzu gördüm. Eşimle yeniden bir araya gelmeye karar verdik. Kanuni süremiz doldu, yeniden resmî nikahımızı yaptırdık. İstedim ki dinî nikahımız müftülükte olsun ve şahidim siz olun” dedi.
Müftülükte vaiz arkadaşlar nikahlarını yaptı ve iki çocuklarıyla birlikte mutlu bir şekilde gittiler.
Buradan “hakemlik” meselesine gelecek olursak Kur’an-ı Kerim’de Nisâ Suresi’nin 35. ayetinde şöyle buyrulur: “Eğer karı kocanın arasının açılmasından endişe ederseniz, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. İki taraf arayı düzeltmek isterlerse Allah onları uzlaştırır. Şüphesiz Allah, hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdardır.” Ayette geçen “eğer korkarsanız” ifadesi; burada korkanların karı-kocanın kendisi değil, hakem göndermeye yetkili bir otorite olmasını gerekli kılar. Olaya konuya hâkim bir üçüncü göz tarafından bakılarak haklı ve haksız olanın tayini ve kusurlu tarafın tespiti bir yandan eşlerin kendi kusurunu görmesini sağlayacağı gibi diğer yandan da taraflara sorunun çözümü konusunda atılacak adımlar hakkında bir yol haritası çizecektir.
Nitekim toplumda yaşanan sosyal gerçeklikler de hakemlik müessesesinin önemine işaret etmektedir. Zamanın Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in açıkladığı bilgilere göre; mahkemeye boşanma müracaatı yapan çiftler, sosyolog ve psikologlara yönlendirilmiş ve beş ildeki bu pilot uygulamada boşanmak için müracaat eden 450 çiftten 75’i evliliklerini sürdürmeye karar vermiştir. Bu yaklaşık %17-20’lik bir rakamdır ki hiçte küçümsenecek bir sayı değildir.[3] Müftü yardımcılığım sırasında, ASHB bünyesinde, ailenin korunması için alınabilecek önlemler kapsamında katıldığım bir toplantıda bir aile hâkimi; Kayseri’de o yılın haziran ayı itibarı ile ellerinde 6 bin civarında boşanma dosyası olduğunu (yaklaşık 15 yıl kadar önce); normalde her dosyaya bir sosyolog veya psikolog görevlendirerek o dosyada medeni hukuk çerçevesinde boşanmayı gerektiren, tedavisi imkansız bir sebep olup olmadığını tespit etmeleri gerektiğini fakat o dönemde aile mahkemesinde sadece iki sosyolog ve bir psikolog bulunduğu için bunun mümkün olmadığını ve sanki görevlendirme yapmış gibi boşamayı gerçekleştirdiklerini söylemişti.
Her şey bu kadar açıkken maalesef ne dinî referanslarımıza[4] da uygun olmayan; 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” la alınan eşi evden uzaklaştırma kararı neredeyse kadın cinayetlerinin sebebi haline geldi. KDCP (Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu) nin raporuna göre 2022 yılında öldürülen kadınların yaklaşık %7 si, hayatlarını kaybettikleri anda fail hakkında uzaklaştırma kararı vardı. 2024 Mart verisine göre ise öldürülen kadınların %20 sinin öldüğü anda fail hakkında uzaklaştırma kararı olduğu bildirilmektedir.[5]
Uzaklaştırılan eş daha fazla bilenmekte maalesef bu öfkeyle hiç istenmeyen sonuçlara sebep olabilmektedir. O yüzden insan tabiatına, örfümüze ve dini referanslarımıza uygun olmayan “UZAKLAŞTIRMA” yerine, Kur’an’ın da önerdiği “UZLAŞTIRMA” ve “Aile Hakemliği” müessesinin önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır. Burada bir sitemimi daha doğrusu hiç anlam veremediğim bir hususu da dile getirmek isterim. 81 il ve birçok ilçe müftülüğünün bünyesinde 2005 yılından beri, tarihi seyir içinde zaman zaman ismi değişse de “Aile ve Dini Rehberlik Büro/Merkez” leri görev yapmakta ve gerek yüz yüze gerekse Alo 190 aracılığı ile kendilerine ulaşan kardeşlerimizin özellikle aile ile ilgili dinî içerikli sorularına cevap vermektedir. Fakat her nedense “Aile Hakemliği” eğitimi alacak olan lisans mezunları arasında İlahiyat Fakültesi mezunları bulunmadığı için ben de dahil birçok arkadaşımız, aile hakemliği eğitimi alabilmek için online sosyoloji okumak zorunda kaldık. Sahada bilfiil bu işi yapan arkadaşlarımızın uygulamada bu haktan mahrum bırakılması izahı mümkün olmayan bir durumdur.













