Çocukluğumda mahallede herkes birbirini tanır, bir cenaze olduğu zaman sırayla herkes cenaze evine yemek götürürdü. Kadınlar aralarında anlaşır her gün biri cenaze evinin yemeğini götürür, sofrayı hazırlar ve cenaze için uzaktan gelenler de dahil herkesin karnını doyurur sonra da kabını kacağını toplar evine dönerdi. Cenaze evindekiler kendini toparlayıp evlerinde yemek pişirebilecek hale gelinceye kadar bu durum devam ederdi.
Sonraki yıllarda birkaç evin birleşip cenaze evine yemek götürdüğünü gördüm. Biri yemeğini, diğeri pilavını, ekmeğini vs. yapıp her gün iki üç aile birlikte cenaze evinin yemeğini verirdi. Hatta bir keresinde anneme niçin böyle yaptıklarını sorduğumda “cenaze evinde yemek pişmez” dediğini hatırlıyorum.
*****
Sonradan olay tamamen cenaze sahiplerinin her gelene “ölünün canına değsin, illa yiyin” diye ısrar ettiği ikramlara, cenazenin gömülmesinden sonra ölü evinin ekonomik durum ve statüsüne göre verilen yemek ve hediyelere, ilk perşembesi, kırkı, elli ikisi, ilk bayramı gibi dinimizle hiç alakası olmayan hatta Hz. Peygamber’in sünnetine aykırı bidatlere dönüştü. Kendi adıma en pahalı lokantalardan birer kişilik tabaklarda getirilen yemekler ve sonrasında herkese halı seccade dağıtılan cenaze evleri de gördüm. Herkese kıymalı dağıtılıp, sonrasında kahve, tesbih ve Yasin cüzü dağıtılan cenaze evleri de. Bu toplantılarda mevlit veya Kur’an okunarak hocanın yanına tuz, su, nohut gibi şeyler koyularak sonradan bunların paylaşılıp hastalara, sınava girecek öğrencilere yedirilmesi de vazgeçilmez geleneklerimiz haline geldi. Ölü kabre konulmadan önce 70 bin kelime-i tevhid okunması da bunlardan biri. Hatta bir hanımefendi, “hocam, ben kendi kabrim için 70 bin tevhid okudum ama çocuklarım okumayı bilmezler. Onların kabirleri için de ben şimdiden kelime-i tevhid okusam olur mu diye sormuştu. Kendisine, “çocuklarınızın kabrine kelime-i tevhid okumak yerine onlara kelime-i tevhidi öğretin” demek geldi içimden.
*****
Oysaki ölüm hiç beklenmeyen bir anda insanı yakalayıveren bir vakıadır. Hz. Peygamber: “Lezzetleri yok edeni (ölümü) çok hatırlayın” buyurmuştur. Cenaze evinde bu beklenmeyen durum karşısında üzüntü ve bilinmezlik hakimdir. Ayrıca kefeni, mezarı gelip giden misafirlerin masrafı derken beklenmeyen bu durum karşısında cenaze sahipleri bütün bunları karşılayacak imkana sahip olmayabilir. İnsanlar bir yandan cenazeleri ile uğraşırken bir yandan da “bak bak annesinin veya babasının arkasından bir kıymalı bile yedirmedi!” şeklindeki toplumsal bir baskıyla ezilmekte gerekirse borçla toplumun bu beklentisini karşılamaya çalışmaktadır. Bir genç hatırlıyorum. “Hocam ben babaannemi çok severdim. Onu kabre elimle koymayı çok isterdim. Ama “sen fırına git ve kıymalıyla ilgilen, alınacakları al diye beni cenaze namazına bile götürmediler” diye çok yakınmıştı.
Özellikle millet olarak cenazenin arkasından yaptığımız bu uygulamaların dinimizle alakası olmadığı gibi Hz. Peygamber’in sünnetine de aykırı birer bidattir. Hz. Peygamber’in bidatler konusundaki tavrı gayet açıktır. O: “Sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. Yolun en iyisi Muhammed’in yoludur. Dinde işlerin en kötüsü de bidatlerdir. Her bidat reddedilmiştir. Kim onlara sarılırsa onu, dinden uzaklaştırır” buyurmuştur.
Hz. Peygamber üzüntü ve telaşlarından ötürü cenaze evinde yemek pişirilmesini hoş karşılamamış, bunun yerine komşuların üç gün cenaze evine yemek götürmesini tavsiye etmiştir. Rivayete göre; Cafer b. Ebû Talip öldürülünce; “Cafer’in ailesine yemek yapıp götürün. Çünkü başlarına kendilerini meşgul edecek bir musibet gelmiştir” buyurmuştur. Herhangi bir ölüm olayında “ölü” den ziyade “ölüm” gerçekliği üzerinde yoğunlaşılmasını emreden Peygamber Efendimiz, kabristana girdiğinde şöyle selam verirdi; “Ey müminler yurdu selam üzerinize olsun. Size tayin edilen ecel gelmiş bulunuyor. Allah’ın dilediği zaman gelince biz de gelip size kavuşacağız. Allah’ım burada yatan müminlerin günahlarını bağışla.”
Kendisine gelerek anne veya babasının vefat ettiğini ve onlar için ne yapabileceğini soran sahabilere; “Onlar için sadaka vermelerini, dua etmelerini, hac etmelerini, kurban kesmelerini ve dost ve arkadaşlarını ziyaret edip hal ve hatırlarını sormalarını” tavsiye etmiştir.
Cenaze namazı, ölü için duadır. Müslümanlara ve cenaze yakınlarına düşen, cenazeye gelenleri ağırlamak değil, din kardeşlerini bu dünyadan uğurlarken varsa bu dünyaya ait borçlarını halletmek, haklarını helal etmek ve onu Rabbine tertemiz bir şekilde uğurlamaktır. Bunun için Hz. Peygamber; “Cenaze namazını kıldığınız ölü için içtenlikle dua ediniz” buyurmuş ve kendisi de şu şekilde dua etmiştir: “…Allah’ım özellikle bu ölü, eğer iyilik sahibi biri ise onun iyiliğini artır, kötü biri ise kötülüklerinden dolayı cezalandırma, onu affet. Acıyanların en merhametlisi olan Allah’ım ona merhametinle muamele et, onu güven, müjde, iyilik ve sana yakınlık ortamına kavuştur.”
Şimdi toplumun en çok ihtiyacı olan şey, “el alem ne der” putundan kurtulup, cenazelerinde Hz. Peygamber’in uygulamalarını esas alan cesur kimselerin ortaya çıkmasıdır. Aksi halde dinle hiç alakası olmayan bu bidatler, Hz. Peygamberin de buyurduğu gibi bizi dinimizden uzaklaştırmaya devam edecektir.













