Diyanet İşleri Başkanlığı’na gelen sorulara biraz yakından bakınca, insan şunu hemen fark ediyor: Soruların büyük bölümü aileyle ilgili. Nikâh, boşanma, haklar, sorumluluklar… İşte bu yoğunluk, yıllar önce müftülükler bünyesinde Aile Bürolarının kurulmasını gerekli kılmıştı. 2005’te pilot olarak başlatılan uygulama, kısa sürede olumlu sonuç verince yaygınlaştırıldı. 2006’da Aile Bürosu kurulan illerden biri de Kayseri’ydi.
O dönemde Kadın Müftü Yardımcısı olarak Aile Bürosu bana bağlıydı. Henüz bu bürolarda görev yapacak Aile Bürosu vaizleri olmadığı için, soruların çoğunu biz cevaplıyorduk. Tahmin edileceği gibi en çok gelen sorular da nikâh ve boşanma konularındaydı.
Bir gün genç bir çift geldi. Akşam tartışmışlar, beyefendi öfkeyle eşine “seni boşadım” demiş. Sonra pişman olmuş, ama içi de rahat etmemiş. “Bir soralım” demişler. Müftülüğe geldiler. Beyefendi daha önce hiç böyle bir ifade kullanmamıştı. Kendilerine, dinimizde erkeğin üç boşama hakkı olduğunu; öfkeyle de olsa aklı başında söylenen bu sözün bir boşama sonucu doğurduğunu, geriye iki hak kaldığını ve bundan sonra çok daha dikkatli olunması gerektiğini anlattım.
Derken asıl mesele başladı.
“Hocam,” dediler, “biz yine de nikâhımızı tazeleyelim.”
Nikâh tazelemek…
Bu ifade kulağa ne kadar tanıdık geliyor değil mi?
Oysa nikâh bir akittir, yani bir sözleşmedir. Bayatlayan bir şey değildir ki tazelensin. Ya vardır ya yoktur. İslam fıkhı nikâhı; bir erkekle bir kadının birlikte yaşamalarına imkân veren, taraflara karşılıklı hak ve sorumluluklar yükleyen bir sözleşme olarak tarif eder. Ne kadar anlattıysam da ikna edemedim. Beyefendi, “Hocam perşembe akşamları camide nikâh tazeleniyor, demek ki oluyormuş,” deyip duruyordu.
Sonunda şu örneği verdim.
“Diyelim ki benden bir ev aldınız. Sonra ‘acaba bu sözleşmede bir sorun var mı’ diye beni çağırmadan, başka biriyle, beni çağırmadan gidip bu akdi yenileseniz olur mu? Karı-koca birlikte yapılmış bir sözleşmeyi, kadın olmadan tek taraflı tazelemenin ne anlamı var?”
Yine olmadı.
Israr devam etti.
Anladım ki sorun fetvada değil, uygulamada idi. Minarenin düzeltilmesi gerekiyordu.
Çifti karşı odada nöbet tutan erkek vaizlere götürdüm. Durumu anlattım. “Bir nikâh yapın da rahatlasınlar,” dedim. Mehmet Hocamla bir arkadaş daha nöbetçiydi ama onun kim olduğunu hatırlamıyorum. Mehmet Hocam, “tamam” dedi. Çifti oturttuk, bekliyoruz… Dakikalar geçti, ses yok. Dayanamadım, “Hocam, sizi bekliyoruz,” dedim.
“Hani şahit?” dedi.
“Hocam,” dedim, “vaiz arkadaş var, ben varım; iki şahit yetmez mi?”
“Olmaz, sen tek başına şahit olacağını mı zannediyorsun” dedi. “Ya bir erkek şahit daha getir ya da bir kadın daha bul” dedi.
“Hocam,” dedim, “fetvayı ben verdim. Hâkimliğimi kabul ediyorsunuz da şahitliğimi neden kabul etmiyorsunuz?”
Cevap netti:
“Olmaz, kıymam.”
Bu noktada tartışmanın faydası yoktu. Saygımızdan sustuk. Odadan çıkarken çay ocağında görevli Osman Bey’i gördüm. “Gel Osman Bey, hemen şu odaya gir,” dedim. Nedenini sormaya bile fırsat vermeden onu içeri girdirdim. Ben de kendi odama geçtim. Nasıl olsa iki erkek şahit tamamlanmıştı.
Yarım saat sonra Osman Bey, kapımın önünde kahkahalarla gülüyordu. “Hayırdır?” dedim.
“Hocam,” dedi, “sizin tek başınıza işe yaramadığınız yerde, benim tek başıma işe yaramam var ya… İnanılmaz gurur verici.”
“Tamam Osman Bey,” dedim, “bu gurur sana bir ömür yeter. Hadi şimdi bana bir çay getir.”
Bu küçük hatıra, aslında bugün çok daha büyük bir tartışmanın özeti gibidir.
Kur’an’da iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk tutulduğu iddiası, en çok istismar edilen konulardan biridir. Oysaki Kur’an’da iki kadının şahitliğini bir erkeğin şahitliğine denk tutulduğu tek yer, Bakara Suresi’nin 282. ayetinde belirtildiği açıkça belirtildiği gibi borçların yazılması ve ticari kayıtlarla ilgilidir. Ayette “herhangi” bir erkek veya kadından değil, şahitliğine güvenilen iki erkekten; onlar yoksa, yine şahitliğine güvenilen bir erkek ve iki kadından söz edilir.
Yani mesele sayı değil, güvendir. Şahitliği gereği gibi yapabilmek ehliyetine sahip olmaktır.
O günün şartlarında ticaret erkeklerin elindeydi. Kadınların bu alanda tecrübesiz olma ihtimali vardı. Ama ayetin mantığı açıktır: Eğer kadın bu konuda bilgiliyse ve güvenilir ise, onun şahitliği, şahitliğine güvenilmeyen binlerce erkeğin önüne geçer.
Üstelik Kur’an’da şahitlik sadece bu ayetle sınırlı değildir. Mü’min ve günahsız bir kadına zina isnadında bulunulmasının dört şahitle tespiti (Nûr 24/5); mülâane yani kocanın, karısını zina ederken gördüğünü iddia etmesi ve bunun için kendisinden başka şahidininin olmadığı durumda karı-kocanın karşılıklı yeminleşmesi (Nûr 24/6,7); kadınlar arasındaki cinsel sapkınlık durumunun tespiti (Nîsâ 4/15) gibi pek çok konuda kadın ve erkeğin şahitliği birbirine denk kabul edilmiştir. Hatta Peygamber Efendimiz, nesep tayini gibi kadınların daha vakıf olabilecekleri bazı alanlarda kadınların şahitliğini erkekler tercih etmiştir.
Sonuç gayet net:
Kur’an, şahitlik meselesinde kadını eksik görmez. Esas ölçü cinsiyet değil, konuya vukufiyet ve güvenilirliktir.
Yani sorun Kur’an da değil; bazen zihnimizde, bazen alışkanlıklarımızdadır.













