Ülkemizde 1997 yılında kesintisiz eğitime geçildi ve böylece ilköğretim sekiz yıla çıkarıldı. Kararın alınış amacını herkes biliyordu. Ancak olan, bu ülkenin çocuklarına oldu.
İmam-Hatip liselerini bir tarafa bırakalım; o günlerde Kayseri’de Kartal Meslek Lisesi’nden öğrenciler çıktığında, o yollarda araçlar neredeyse hareket edemezdi. Bu okullardan mezun olan ve üniversite düşünmeyen gençler sanayide mesleklerine devam eder, evlenir, yuvasını kurar ve hayata karışırlardı. Mesleklerinde iyi olanların birçoğu, çoğu üniversite mezununun aldığı maaşı küçümseyecek kadar iyi kazanırdı.
Peki, sekiz yıllık kesintisiz eğitimle ne oldu?
Bunu bir gün otobüste arkamda oturan iki kadının konuşması çok güzel özetliyordu. Kadınlardan birinin oğlu mühendislik fakültesini bitirmişti ve iş arıyordu. Kamuda iş bulması zaten mümkün değildi. Özel sektörde de sonuç alamamıştı. Hanımefendi aynen şöyle diyordu:
“Biz parasında pulunda değiliz. Çocuğun psikolojisi bozuldu. Asgari ücretle bile çalışmaya razı. Ama nereye gittiyse, ‘Mühendis olduğun için seni asgari ücretle çalıştıramayız. Senin eğitim seviyende alman gereken ücreti de biz veremeyiz. O yüzden seni işe alamayız,’ dediler.”
Bugün hâlâ gençler iş bulamıyor, sanayideki işverenler de kalifiye eleman bulamamaktan şikâyet ediyor.
Oysa bu kararın arkasındaki ana sebep Kur’an kurslarının ve İmam-Hatip liselerinin önünü kesmekti. İmam-Hatip liselerini çok yakından bilmiyorum ama Kur’an kurslarında durum hiç de düşünüldüğü gibi olmadı.
O yıllarda ben yatılı bir Kur’an kursunda idareciydim. İlkokul beşinci sınıfı bitirip ortaokula devam etmeyen öğrencileri kabul ediyorduk. Sadece Kur’an’ı yüzünden okumayı öğrenmek isteyenler, Kur’an okumayı ve temel dini bilgileri öğrendikten sonra kurstan ayrılıyordu. Eğer eğitimlerine devam etmek isterlerse ortaokuldan yollarına devam ediyorlardı.
Bu şekilde bir yıl Kur’an kursunda okuyup daha sonra hukuk fakültesini bitiren ve bugün avukat olarak çalışan öğrencilerim var. Kabiliyetli ve istekli olanları ise hafızlık için ayırıyorduk. Onların birçoğu hafızlığa devam ederken dışarıdan İmam-Hatip lisesinde veya normal liselerde eğitimlerini sürdürüyordu. Biz de onları özellikle teşvik ediyor ve destekliyorduk.
Sekiz yıllık kesintisiz eğitimin bizim dengelerimizi de bozacağını düşünüyorduk. Fakat o dönemde nasıl olduysa Kur’an kurslarında yaş sınırı kaldırıldı. Bu, özellikle kadınlar için adeta bir milat oldu.
Tüm arkadaşlarımızla birlikte mahalleleri ev ev dolaşıp hanımları kurslara davet ettik. Bütün hoca hanımlar aynı gayreti gösterdi. Kısa süre içinde kurslar okula gitmeyen genç kızlar, ev hanımları ve yaşlı teyzelerle dolup taştı. Artık Kur’an kurslarında yeni bir dönem başlamıştı: yetişkin eğitimi.
Biz de kendimizi yetişkin eğitiminin özellikleri konusunda geliştirmeye başladık.
Kur’an kursu belgesi alabilmeleri için kursiyerlerin en azından okur-yazar olmaları gerekiyordu. Bu yüzden okuma yazma bilmeyenlere bir yandan Kur’an öğretirken bir yandan da okuma yazma öğretmeye çalışıyorduk. Kurslarımız, mahalledeki hanımlar için adeta bir buluşma yeri, bir sohbet meclisi hâline gelmişti.
O dönemde öğrencilerimden biri yaşlı bir teyzeydi. Kur’an okumayı öğrenmek için can atıyordu. Her sabah kursa geliyor ve şöyle diyordu:
“Hocam, bak amcan ‘Her taraf kar kış. Yolda düşersin, bir yerini kırarsın, hasta olursun; sonra sana bakmam,’ diyor. Ben Kur’an öğrenebilir miyim?”
Ama doğrusu teyzenin öğrenebileceğine dair pek ümit yoktu. Özel olarak ilgilenmeme rağmen ertesi gün yine en baştan başlıyorduk. Yine de onun hevesini kırmak istemiyordum.
Bir gün ona şöyle dedim:
“Bak teyzeciğim, topal bir karınca hacca gitmek için yola çıkmış. Herkes ‘Bu hâlinle nasıl gideceksin?’ diye gülmüş. Karınca da ‘Gidemezsem bile en azından o yolda ölürüm,’ demiş.”
Onu böyle teselli etmeye çalışıyordum.
Fakat eve geldiğimde bile teyze aklımdan çıkmıyordu. Her gece yatarken “Rabbim, sen teyzeyi koru. Yarın da sağ salim, düşmeden kursa gelsin,” diye dua ediyor, yedi defa Ayetü’l-Kürsî okuyordum. Çünkü başına bir şey gelirse eşinin destek olmayacağından korkuyordum.
Teyze artık gönlüme yük olmaya başlamıştı. Ne hevesini kırabiliyordum ne de gerçekten öğreneceğine dair bir ümidim vardı. Ama bir şeyden emindim: Teyze kursta mutluydu. Gençlerle sohbet ediyor, orası ona adeta bir terapi gibi geliyordu.
Bir gün beklediğim haber geldi.
“Hocam, oğlum askere gidecek. O gelene kadar amcanla birlikte Sivas’ta gelinin yanında kalacağız. Hakkını helal et,” dedi.
Doğrusu üzerimden ağır bir yük kalkmış gibi hissettim.
Aradan yıllar geçti. Bir gün bana haber göndermiş:
“Hocama selam söyleyin. Ben Kur’an okumayı öğrendim.”
İşte bu, benim için alınabilecek en kıymetli selamdı.
Kadınlar kurslarda bir yandan hatalı okudukları namaz surelerini düzeltiyor, bir yandan da Kur’an’a geçebilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Hayatları boyunca mektep medrese görmemiş bu kadınlar, sıralara oturunca adeta çocuklaşıyordu.
Bir gün içlerinden biri şöyle demişti:
“Hocam, Allah senden razı olsun. Namaz kılarken kendimi sanki buzlu bir camın arkasında gibi hissediyordum. Neresi doğru, neresi yanlış bilmiyordum. Şimdi her şey berraklaştı, billurlaştı. İbadetlerimi gönül rahatlığıyla yapabiliyorum.”
Müftü yardımcılığına geçtikten sonra da Kur’an kursları bana bağlı olduğu için kurslarla ilişkim hiç kesilmedi. Sürekli kursları ziyaret ediyordum.
Bir gün denetim için gittiğim bir kurstan çıkarken dışarıda bir beyefendiyle karşılaştık. Eşi kursta öğrenciymiş. Öğle arasında eve gelmiş ama anahtarını unutmuş; eşinden anahtar almaya gelmiş.
“Hocam, sizinle biraz konuşabilir miyim?” dedi ve şunları anlattı:
“Allah sizlerden razı olsun. Bu hoca hanımlardan razı olsun. Bir kursun bir ailenin hayatını bu kadar değiştireceğini hiç düşünmezdim. Hatta başlangıçta eşimin buraya gelmesine karşı çıkmıştım. Ama buraya geldikten sonra kendi değerinin farkına vardı. Ailemiz için ne kadar önemli olduğunu anladı. Okumaya başladı, bizim hayatımız değişti.”
Bundan daha büyük bir kazanç olabilir miydi?
Bir hocamız şöyle derdi:
“Bir erkeği eğitirseniz bir bireyi eğitirsiniz; ama bir kadını eğitirseniz bir aileyi eğitirsiniz.”
28 Şubat bazılarına göre postmodern bir darbeydi, bazılarına göre bir inkılap. Adı ne olursa olsun, bu toplumun hayatında sessiz sedasız bir dönüşüme de vesile oldu. Bunu en çok biz, işin içinde olanlar fark ettik.
Eğer siz 70 yaşındaki Saadet Teyze’nin yıl sonunda yapılacak Kur’an’ı güzel okuma yarışmasına hazırlanırken gözlerindeki pırıltıyı görmediyseniz, bunu anlamanız kolay değildir.
Bugün Kur’an kurslarının daha çok 4–6 yaş grubuna yönelmesi elbette çok kıymetli bir çalışmadır. Ancak toplumun geneline hitap eden, özellikle yetişkinlere yönelik ihtiyaç odaklı din eğitiminin ihmal edilmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü bazen bir sınıfta okuma yazma öğrenen bir anne, sadece kendisini değil bir aileyi değiştirir. Ve bazen bir kursun kapısından içeri giren Saadet Teyze’nin gözlerindeki umut, toplumdaki sessiz bir dönüşümün en güçlü işareti olur.













