Uzun yıllardır aile, kadın, boşanma gibi konularda çalıştığım için zaman zaman katıldığım panel, sempozyum, konferans veya aldığım eğitimlerde milletvekilleri, konu ile ilgili yetkililer veya hukukçularla karşılaşma fırsatım oluyor. Bir şey dikkatimi çekti, her ne zaman bu kişilere toplumda artan şiddet olayları, kadına şiddet, akran zorbalığı vs. gündeme getirilerek bir soru sorulsa hemen savunma psikolojisine girip, erkeğin evden uzaklaştırılması, elektronik kelepçe, Kades (Kadın Destek Uygulaması) vs. çıkardıkları kanunlardan, aldıkları tedbirlerden bahsetmeye başlıyorlar.
İslam Hukuku’nda cezanın birincil amacı, suçluyu cezalandırmak değil, suçun yaygınlaşmasını önlemektir. Bunun için Kur’an, “Kısasta sizin için hayat vardır, ey akıl sahipleri, umulur ki sakınırsınız. (Bakara 2/179)” buyurur. Bu açıdan bakıldığında alınan bu tedbirler neticesinde toplumda işlenen bu tür şiddet olayları gerçekten azalıyor mu, yoksa hızla artma eğilimi mi gösteriyor? Eğer bu suçlar azalmak yerine artıyorsa bir yerlerde bir yanlışın olduğunu düşünmek gerekmez mi?
*****
Meseleye bugünlerde gündemimizde olan “Kadına Şiddet” sorunu açısından bakalım. Evden uzaklaştırma cezası alan erkek, ceza süresi tamamlanana kadar evinden gerçekten uzaklaşıp süre tamamlanınca da kadına karşı işlediği tüm şiddet hareketlerinden dolayı pişman ve terbiye olmuş bir vaziyette dönüp evliliğine devam mı ediyor? Hayır. Ben bizzat takip ettiğim bir olayda olanları anlatayım: Kendisine şiddet uyguladığı için kocasından şikayetçi olan kadın, bu sürede erkekten bir miktar da para cezası alındığı için, “zaten asgari ücret, bu durum, ona değil bize ceza oldu eve ekmek parası bulamıyorum” diyerek önce şikâyet ettiğine pişman oldu. Sonra eve ekmek getirecek başka kimse olmadığı için, kocasını kendisi bilerek polisten habersiz eve aldı. Ama erkek sürekli evde kalamadığı için ailesinin ihtiyaçlarını temin ettikten sonra evden uzaklaşıp kardeşinde, ablasında vs. kaldı. Tabii erkek kendini onlara yük hissettiği için onuru kırıldı. Kendine kalacak başka yerler aramaya başladı. Uzaklaştırma süresi dolunca erkek, yaşadıklarının kini ve bilenmişligiyle geri döndü. Kavgalar ve şiddet daha da çoğaldı. Kadın ikinci kez karakola müracaat ettiğinde de boşandılar. Bunun birkaç kez tekrar etmesinde de sanırım kadın cinayetleri gerçekleşiyor. Çünkü her ne kadar eşleri veya birlikte oldukları erkekler tarafından öldürülen kadınların ne kadarının cinayet sırasında koruma tedbiri kararının olup olmadığı konusunda sağlıklı istatistikî bilgilere ulaşamasak da (bu da ayrı bir soru işareti) “2024’te ölen kadınların en az 20 si koruma/tedbir kararı varken öldürülmüştür. Bu, koruma kararı olmasının fail üzerinde caydırıcı olmadığını, kararın uygulanmadığını göstermektedir” diyor ChatGBT. Bir diğer önemli husus ise aynı yıl cinayete kurban giden diğer kadınların cinayet esnasında koruma kararları olup olmadığı konusunda sağlıklı bir istatistik çalışmasının olmaması. TÜİK’na baktığımız da bu konuda KDCP (Kadın Cinayetlerini Durdurma Platformu) nun istatistiklerinin kullanıldığını gördük.
*****
Bu tedbirlerden beklenen sonucun alınamayışı gösteriyor ki bunlar bizim insanımızın dininden, örfünden, geleneğinden, değerlerinden ve hayat tarzından çıkarılmış kararlar değil. Batı toplumlarından alınmış, bizim insanımızın hayatının gerçeklerine uygun olmayan yamalar gibi. Hatta Batı bile çözüm olmadığını görünce bunları terk etmeye başlamış. Nevzat Tarhan’ın “Duyguların Psikolojisi” ve “Kadın Psikolojisi” diye iki kitabı var. Tarhan, “Duyguların Psikolojisi”nde bu konuyu çok güzel anlatmış. Okumanızı öneririm. Ben burada kısaca özetlemeye çalışayım.
“Endüstri Devrimi ve modernizm aklı yüceltirken duyguları ihmal etti. Batıda insanlar ismen Hristiyan olmalarına rağmen materyalist bakışı benimsediler. Çıkarcılık, benmerkezcilik ve zevkçilik, tüketim ekonomisinin rekabeti artırmak için kullandığı önemli kavramlardandı. Çıkarlarını ego idealine dönüştüren insan, soyut değerleri terk etmek zorunda idi…Duygusal zekanın tanımlanmasıyla birlikte, duyguların somut biyolojik temelleri olduğu, bunun bilimsel bir kategoriye dahil edilebileceği anlaşıldı. Duyguları eğitmenin ihmal edildiği durumlarda, hangi kötü sonuçlarla karşılaşılacağı daha belirgin gözükmeye başladı. IQ (bilişsel zekâ) yükselirken EQ (Duygusal Zekâ) düşmüştü. Çözüm bunları arttırmaktaydı. Terkedilmiş bazı değerler -ki bunlar Doğu kaynaklıydı-tekrar dikkate alınmaya başladı…”
EQ yani Duygusal Zekâ: Kişinin kendi duygularını tanıma, idare etme, empati kurma ve sosyal ilişkilerini yönetme becerisidir. İşin sırrı da buradadır. İnsanda var olan en temel iki duygu cinsellik ve saldırganlıktır. Bu duygular normal dozajında olduğu zaman, insanın varlığını devam ettirebilmesi için gereklidir. Ama insan bu duygularını eğitemez ve onları kontrolü altına alamazsa yabani at gibi insanı çektikleri yere sürüklerler ve o zaman insan, insan olma özelliğini kaybeder ve hayvandan bir farkı kalmaz. İnsanı insan yapan, beyni ile duyguları arasındaki ilişkiyi iyi kurabilmesidir ki burada irade ve nefis terbiyesinin önemi ortaya çıkmaktadır.
Tarhan devamında özet olarak şunları söylüyor: Amerika’da önceleri eğitimde sınırsız özgürlük modeli kullanıldı. Öyle ki okullarda çocuklara teşekkür etmenin bile öğretilmemesi istendi. Çocuk kendi içsel duygularıyla karşısındakine karşı bir şükran duyarsa bunu kendi usulünce ifade edecekti. Fakat bu model başarılı olmadı. Okullarda ders yapmak imkânsız hale geldi. Sonra duygusal zekanın beyinde somut biyolojik varlığının tespitiyle “duyguların eğitimi” gündeme geldi ve bu yönde çalışmalara başlandı. Mesela empati eğitiminde kullanılan bir metot olarak, çocuk bir kenara saklanıyor ve elinde bir su tabancasıyla yoldan geçen yaşlı bir kadına su sıkması isteniyor. Çocuk bunu birkaç kez tekrarlıyor. Tabi yaşlı kadın bu durumdan oldukça rahatsız oluyor. Sonra çocuk bir kenara çekiliyor ve “bu senin anneannen olsa ne hissederdin, annen olsa ne hissederdin ve en son sana yapılsa ne hissederdin?” diye çocuğun o kadınla empati kurması sağlanmaya çalışılıyor.
*****
Yani Doğunun nefis terbiyesi, halk içinde Hak’la beraber olmak, tüketerek değil, paylaşarak mutlu olmak gibi birçok öğretisini, Batı ancak sosyal iflasın eşiğine geldiğinde gündemine taşımaya başladı.
Oysa Hz. Peygamber’in hayatı ve hadisleri tamamen “empati” üzerine kuruludur. Mehmet Görmez Hoca’mın ifadesiyle hadis literatürünün köşe taşı kabul edilebilecek dört hadis tamamen empati içeriklidir. “Komşusu açken, kendisi tok yatan bizden değildir”, “Kendi nefsin için istediğini mümin kardeşin için de istemedikçe gerçek mümin sayılamazsın”, “Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet etmekte ve korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlarda bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulur”, “Müslüman elinden ve dilinden diğer insanların emin olduğu kimsedir”. Görüldüğü gibi bu hadislerin hepsinin konusu empatidir.
*****
Saldırganlık ve şiddet duygusu insanlık tarihi kadar eskidir. Yeryüzünde ilk şiddet vakası Hz. Adem’in oğulları Habil ile Kabil arasında yaşanmıştır. Öfke bir çeşit “delilik” halidir. Eğer insan duygularını eğiterek aklı ve iradesiyle öfkesine sahip olmaz, bu öfke davranışa dönüşüp saldırganlık haline gelirse sonradan ömür boyu pişman olacağı sonuçlarla karşılaşabilir. Bu durumla karşılaşmamak için insana düşen, öfkeme hâkim olamıyorum vs. sudan bahanelere sığınmak yerine duygularını eğiterek böylesi bir cinnet hali ile karşılaştığında gerek Hz. Peygamber’in gerekse psikologların önerdiği “DUR, DÜŞÜN, TEPKİ VER” şeklindeki üç aşamalı çözüm yöntemini uygulamalıdır.












