Kur’an-ı Kerim’de Nisâ Sure’sinin 20 ve 21. ayetlerinde; “Eğer bir eşi bırakıp da yerine başka bir eş almak isterseniz, onlardan birine yüklerle mehir vermiş olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın, onu iftira ederek ve apaçık günah işleyerek mi geri alacaksınız?” “Birbirinizle beraber olduğunuz halde üstelik onlar sizden sapasağlam bir söz almışken onu geri mi alacaksınız?” buyrulmaktadır. Mealde sapasağlam bir söz diye çevrilen ifade ayet-i kerimenin metninde “MÎSÂGAN GALÎZ” olarak geçer. Türkçede de bilindiği gibi MÎSÂG: Anlaşma, sözleşme demektir. Yani bugün “dinî nikâh” diyerek imamın duasından ibaret gördüğümüz sözleşmenin Kur’an’da geçen aslî şeklinde önemli olan şey; her iki tarafın hukukunu garanti altına alması, herhangi bir sorun çıkması durumunda başvurulacak bir mercinin olmasıdır.
Bunun için olsa gerek Hz. Peygamber Kur’an-ı Kerim’de olmadığı halde nikahın şahitler huzurunda, mümkünse mescitte yapılmasını, tef çalınarak ilan edilmesini, düğün yemeği (velîme) verilmesini ve gerekli durumlarda velinin izni aranmak şartıyla nikahın toplumun denetimine sunulmasını istemiştir. Daha sonraki dönemlerde toplumun yapısına göre nikah akdinin duyurulması için şahitler ve ilan yeterli olursa nikah akdinin yazıyla kayıt altına alınmasına gerek duyulmamıştır.
*****
Fakat sonraki dönemlerde daha geniş toplumlarda nikahın ilanı ve tarafların haklarının korunması açısından akdin yazıyla tesciline ihtiyaç duyulmuştur. Taraflar karşılıklı olarak bir araya gelerek şartlarını belirler, üzerinde anlaşılan hususlar ve belirlenen mehir şahitlerin huzurunda kadılar tarafından kayıt altına alınarak gerekli belgeler tanzim edilirdi. Böylece taraflardan biri, evlilik sürecinde akit esnasında kabul ettiği şartlardan birini yerine getirmezse diğer tarafın kadıya müracaat ederek şartın yerine getirilmesi konusunda talepte bulunma hakkı korunmuş olurdu. Hatalı taraf, kadı tarafından uyarılır ve eğer davranışında bir değişiklik olmazsa nikah esnasında akdedilen şartlar gereğince kadı bu nikahı sonlandırabilirdi. Zamanla kadıların iş yükünün artması sebebiyle kadılar, bu yetkiyi her bölgede bir imama devretmiş, imamlar tescil ettikleri nikah kayıtlarını kadılara göndermiştir. İşte İmam nikahı veya dinî nikah dediğimiz kavram da buradan ortaya çıkmıştır. Yoksa İslam’da dinî nikah veya imam nikahı gibi bir kavram olmadığı gibi nikahın bir imamın başkanlığında yapılması gibi bir şart da söz konusu değildir. Aslında nikahın dini bir lider başkanlığında yapılması Hristiyanlara ait bir uygulamadır.
*****
Medenî Kanunun kabulüyle birlikte tamamen resmî bir hüviyet kazanan nikah işleminin devletin görevlendireceği bir memur tarafından, iki şahidin huzurunda yapılması ve yazıyla kayıt altına alınması şartı getirilmiştir. Bunun dışında yaşanan birlikteliktiler, dinî nikah yapılmış olsa bile taraflara nikahın sonuçları konusunda herhangi hak iddia etme yetkisi vermemektedir. Fakat nikaha ve evliliğe dinî bir anlam atfeden halkımız resmî nikahın yanında dini nikah uygulamasını da sürdürmüş her ne kadar resmi nikah yaptırmış olsalar da dinî nikah yaptırmadan birlikteliklerinin meşru olmadığı inancını taşımışlardır. Mesela müftülüğe dinî nikahtan önce sorulan sorulardan bir kısmı; “Hocam, bugün dinî nikahım var ama regl dönemindeyim. Abdestsiz dinî nikah olur mu?”, “Kandillerde, mübarek gün ve gecelerde dinî nikah olur mu?” şeklindedir. Bu sorular, onların dinî nikaha bir sözleşme veya akitten ziyade sanki ibadet anlamı yüklemiş olduklarını göstermesi açısından önemlidir.
Her ne kadar kanun tarafından kabul edilmese de dinî nikahın halk tarafından bu derece kabul görmesi ile ortaya çıkan bu iki başlı uygulama, bir taraftan fetvada ciddi sorunlara sebep olurken diğer taraftan toplum hayatında önemli sıkıntı ve mağduriyetlere sebep olmaktadır. Resmî nikah olmadan yapılan böyle bir nikahın her iki tarafın özellikle de kadının haklarının korunması açısından resmî nikah kabul edilmeden önce dinî nikahın taşıdığı işlevi taşımadığı açıktır. Çünkü burada çoğunlukla herhangi bir tescil ve tarafların bu nikahın doğuracağı sonuçları yerine getirip getirmemesi açısından ne nikahı yapan kişinin ne de şahitlerin bir yaptırımı söz konusu olmadığı için aslında bir akit olarak yok hükmündedir.
*****
Resmî nikah olmaksızın dinî nikah yapıldığında yaşanan sorun ve istismarlardan birkaç tanesini şöyle açıklamamız mümkündür. Mesela bunlardan en yaygın olanı, gençlerin daha rahat görüşebilmesi, alışveriş yapabilmesi ve birbirini tanıması açısından nişan esnasında dinî nikah yapılmasıdır. Hasbelkader nişan bozulursa hele de nişanın bozulma sebebi kız tarafıysa erkek, kıza ve ailesine eziyet etmek maksadıyla işi yokuşa sürmekte ve kızı boşamamaktadır. Bu durumda bu nikahın ve kızın durumu ne olacaktır? Böyle durumlarda ne şahitlere ne nikahı kıyan kimseye ulaşmak mümkün olmamaktadır. Çünkü zaten resmî nikah olmadan dinî nikah yapılması suçtur ve bu nikahı kıyan kimse de gizlenmektedir. Oysa ki dinimizde Hz. Peygamber evlenecek olan kimselerin birbirini tanıması ve üçüncü şahısların girebileceği yerlerde görüşmesinde bir beis görmemiştir. Onun için her ne kadar resmî nikah, dini nikahın şartlarını da taşısa da ille de dinî nikah yapılacaksa bunun resmî nikahtan sonra yapılması en doğru olandır. Ayrıca bu hususu çok önemseyen kimseler için artık müftülüklerde de resmî nikah yapılmakta ve halkımızın hem resmî hem de dinî nikah konusundaki bütün beklentileri karşılanmaktadır.
Bir diğer husus resmen evli olan bir erkeğin, bekar veya dul bir kadınla ailesinden gizli olarak dinî nikah yapması ve onunla birlikteliğine devam etmesidir. Kadınların en çok mağdur olduğu husus budur. Aslında buna nikah demek bile doğru değildir. Çünkü yukardan beri anlatmaya çalıştığımız gibi nikahta asıl olan ilandır. Burada ilan olmadığı gibi şahitler de genelde erkeğin veya kadının yakınlarından iki kişi olup kendilerinden bunu gizlemesi istenmektedir. Dolayısıyla erkek nikahın kendisine yüklediği mehir, nafaka, nesep, miras gibi hiçbir sorumluğu yüklenmemekte genelde resmî nikahlı eşi ve ailesi öğrendiği zaman ikinci kadını terk etmektedir. Hatta kadını elinin altında tutabilmek için boşamamakta kadın bir kıskacın içinde kalmaktadır. Tam dokuz yıl bu şekilde resmen evli ve üç çocuğu olan bir erkekle gizli olarak dinî nikahla yaşayan ve bu süreçte iki oğlu olan bir kadın, erkeğin ailesi ve eşi bu durumu öğrenip kendisine tehditler yağdırmaya başladığında gizli dinî nikahlı eşi(!)nin kendisini terk ettiğini, eve ekmek getiren kimsenin olmadığını ve artık intiharı düşünmeye başladığını söylemişti. Belki de daha acı olanı başka bir kadının bu şekilde gizli olarak dinî nikahla evlendiğini ve eğer bir çocuk doğurursa erkeğin kendisini kabul etmek zorunda kalacağını düşünerek dokuz kez gebe kaldığını ve adamın her seferinde kendisini kürtaja zorladığı için çocuğu aldırdığını, madden ve manen bittiğini söyleyerek hıçkırıklarla ağlamasıydı. Çünkü erkek eğer çocuk olursa, çocuğu üstüne yazdırmak zorunda kalacağı için karşı tarafın durumdan haberi olacaktı.
*****
Resmî nikah-dinî nikah ikileminin sebep olduğu istismarlardan biri de bu yolla devletin dolandırılmasıdır. Babasının sosyal güvencesi olan bir kadın, babasından kalan maaşı alabilmek için babası öldüğünde eşinden resmen ayrılmakta ve güya dinî nikahla evliliğine devam etmektedir. Ya da dul veya bekar bu şekilde bir geliri olan kadın, yeni biriyle evlendiğinde bilerek resmî nikah yaptırmayarak bu maaşı almaya devam etmektedir. Yalanla size bir menfaat sağlayan şeyin, DİNÎ olması ne kadar mümkündür. İslam böyle bir şeye müsaade eder mi?
Kısaca her şeyden önemlisi bu ikiliğin kaldırılmasıdır ki toplumsal gerçekliklerimizi göz önüne aldığımızda bu pek mümkün görünmemektedir. Çünkü halkımız henüz resmî nikahın, dinî nikahın sağladığı şartları sağladığını kabul etmekte zorlanmaktadır. Ayrıca bazı durumlarda dinî nikahın bir çıkış yolu olarak görüldüğü de muhakkaktır. O zaman kadınlarımız açısından yapılması gereken şey; resmî nikahlı eşimi sevmiyorum, zaten boşanacağım, ayrı yaşıyoruz gibi sözlere kanmadan resmî nikah şartı sağlanıncaya kadar bu tür birliktelikleri kabul etmemesidir.













