Diyanet İşleri Başkanlığı gerek Kur’an Kurslarında gerekse Hac ve Umre gibi diğer hizmetlerin ifasında, kurumdan hizmet alanların büyük bir kesiminin kadınlar olduğu; bu hizmetlerin Kur’an Kursu öğreticisi ve vaiz olarak kadınlar tarafından yürütüldüğü; kurum içinde artan kadın personelin sevk ve idaresi için, kadın yöneticilerin de artık zaruret haline geldiği gerekçesiyle kadın müftü yardımcısı almaya karar verdi. 2005 yılında sınav açıldı. Önce yazılı sınav ardından mülakat yapıldı. 48 adayın katıldığı zorlu sınavda 4 kişi yazılıyı kazandı. Ardından yapılan sözlü sınavı kazanan iki kişiden biri bendim. Ben Kayseri’de göreve başladım. Diğer arkadaşım da Antalya da göreve başlayan, Şerife Hanım Altuner’di.
*****
Bu süreç gerek zamanın Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu Hocam ve idari kesim gerekse bizim için oldukça zorlu ve sancılı geçti. İşin garibi karşı çıkanlar ne sadece sol kesimden ne de sadece sağ kesimdendi. Her iki taraf da kendince gerekçelerle karşı çıkıyordu. Ben Kayseri’de göreve başladığım da bir gün sol bir gazeteden arayıp; “siz şimdi başörtülü olarak müftü yardımcılığı görevine başladınız. Diyelim ki yarın 30 Ağustos Zafer Bayramı törenlerinde müftüye vekalet edecek olsanız, başörtüsüyle mi müftüyü temsil edeceksiniz?” diye soruyordu. Ertesi gün arayan bir cemaat lideri; “siz Peygamber Efendimizin, “yönetenler kadın, yönetilenler erkek olduğu zaman kıyameti bekleyiniz” hadisini bilmiyor musunuz, bu yaptığınız zındıklık değil mi?” diye soruyor ve bu hadisin Buhari hadisi olduğuna dair bana sayfalarla malumat gönderiyordu. Gazeteler “Diyanet Kadın Müftü Yardımcısı atadı. İlahiyatçılar İkiye Bölündü” diye başlık atıyor; DİB’nın bu uygulamasını İslam’a aykırı bulan Mehmet Şevket Eygi (Allah rahmet eylesin), bu uygulamayı benim üzerimden eleştirmek için günlerce hakkımda yazdı. Birçok kişi Kayseri’de başlamış olmayı benim için büyük bir dezavantaj olarak görüyor, “Kayseri muhafazakâr bir şehir, Kayseri de mümkün değil bu işi kabullenmezler” diye beni uyarıyordu.
*****
Tam bu hengamenin ortasında yaşadığım bir olay benim için büyük bir ders oldu. O yıl şirket ile gidecek hacca gidecek olan hacı adaylarının semineri için Lale Camii ayarlanmış. Seminer vermek için, erkek görevli olarak o zamanki Kur’an Kursları Müdürü Reşat Hocam ve bayan görevli olarak da beni yazmışlar. Cumartesi sabah saat 9 gibi Lale Camii’ne gittim. Cami tıklım tıklım dolu. Çünkü Kayseri’den gidecek tüm şirket hacılarına bir seferde seminer verilecekti. Sağ olsun imam, ön tarafa masa, sandalye ayarlamış, bizi bekliyor. “Reşat Hocam geldi mi?” dedim. “Yok hocam, gelmedi?” dedi. “Bekleyelim, bakalım” dedim. 10 dakika, 20 dakika Hocam yok. Cemaat kımıldanmaya başladı. “Bir arayayım” dedim, aradım. “Hocam, neredesiniz?” dedim. “Ne oldu ki, hocam” dedi. “Hocam, hani bugün şirket hacılarının semineri vardı ve sizle ben görevliydik, cami dolu sizi bekliyoruz” dedim. “Ya hocam, ben öyle unutmuşum ki, şu an Niğde’deyim (kendisi Niğdeliydi), şimdi çıksam mümkün değil yetişemem, artık durumu idare edin, arkadaşlardan birini çağırın, kusura bakmayın” dedi.
*****
Allah’ım ben şimdi evi Lale Camii’ne en yakın olan vaiz, müftü yardımcısı veya ilçe müftüsüne ulaşsam bile cumartesi o saatte kim gelmeyi kabul eder? Hadi kabul etti diyelim en erken toparlanıp gelecek olanın, gelmesi, yarım saat sürer. Cemaati o kadar süre tutmam mümkün değil. Ben anlatsam, yarın biri çıkar da “koca Kayseri’de erkeklere hac semineri anlatacak erkek hoca kalmadı mı ki camide bize bir kadın hac semineri verdi” derse, bunun altından kurum nasıl kalkar ve dolayısıyla ben nasıl kalkarım? Üstelik şirket hacıları ve içlerinde çok farklı görüşlerde insan olabilir. Yapacak bir şey yoktu. İlk etapta imamın koyduğu sandalyeye oturmaya cesaret edemedim. Sandalyenin yanına oturdum. Mikrofonu aldım. “Çok kıymetli hacı adaylarımız, size seminer verecek olan hocamıza ulaştım, kendisi trafikte bir sorun yaşamış, sanırım gelmesi biraz zaman alacak, boş oturmayalım. Biz başlayalım, o geldiği yerden devam eder” dedim. “Semineri unutmuş” diyemezdim. Bu arkadaş adına sıkıntı olabilirdi. İmama bir aşır okuttum ve ben seminere başladım.
*****
Haccın manevi boyutundan yavaş yavaş anlatmaya başladım. Telbiye’yi hep beraber söyleyince ilk saftaki bir hacı amcanın gözyaşının sakalından aşağı akmaya başladığını gördüm. Bu bana sandalyeye oturacak cesareti verdi. İğreti bir şekilde sandalyeye oturdum ve diğer konuları usulünce anlattım. İhram vs. anlatılacak dikkatli olmak gerekiyor ama tüm hacı adayları oldukça saygılı bir şekilde dinledi, sorularını sordu hatta seminerin süresi uzadı bile. Sonra hacı amcalara “sizi dışarı alayım, ben biraz da hacı annelerle konuşayım” dedim. Büyük bir saygıyla çıktılar ve hanımların sorularını da cevapladıktan sonra semineri bitirdik. Dışarı çıktığım da hepsi gayet memnundu tebrik ettiler. Sonra hep birlikte cemaatle öğle namazını kılıp dağıldık.
*****
Burası tamam ama acaba pazartesi günü müftülüğe giden bir şikâyet olacak mı diye bekliyorum. Pazartesi müftülüğe gittim. Kimse de ses yok. Öğleye doğru bir hacı amca geldi. O gün seminerde bulunanlardan biriymiş. Başka soruları varmış özellikle beni arayıp bulmuş ve odama geldi. “Kızım, sana soracaklarım var” dedi. “Amca isterseniz sorularınızı ben cevaplayabilirim ama yandaki odada erkek müftü yardımcısı arkadaşım var, ona da gidebilirsiniz” dedim. “Hayır kızım, ben sana sormak istiyorum” dedi. Sorularını cevapladım ve teşekkür edip çıktı.
*****
O günden sonra ayaklarım daha sağlam yere bastı. Çünkü artık şunu öğrenmiştim: Bu ülkenin irfan sahibi Anadolu halkının kadın veya erkek diye bir problemi yoktu. Bu ülkenin kadınlarına en büyük zulmü yapanlar ister karşı mahallenin çocukları olsun ister bizim mahallenin mektep, medrese, fakülte görmüş çocukları olsun, kadını kendi ideolojilerine alet etmek isteyen güya eğitimli kesimiydi.
*****
Bu tür zor süreçler, beyinlerdeki önyargıların parçalanmasını göğüsleyebilecek bilgili ve özgüvenli insanları gerekli kılıyor. Bu konuda gerek DİB’nın bir kurum olarak gereken saygınlığı kazanmasında gerekse kurum içindeki kadın personelin itibarının korunmasında her türlü zorluğu göğüsleyen Sayın Prof Dr. Ali Bardakoğlu Hocam’ı saygıyla anmak isterim. Hiç unutmuyorum, bizim mülakatı kazandığımız belli olunca ikimizi odasında kabul etmiş ve şöyle demişti: “Hoca hanımlar, farz edin ki yüzme bilmiyorsunuz. İkinizi kolunuzdan tutup denize attım. Gerisi size kalmış ister yüzün ister boğulun, dönüp bakmayacağım çünkü yüzme başka türlü öğrenilmez. Ama bir şeyi unutmayın bu işin devamı size bağlı. Ya sizinle bitecek ya da sizinle devam edecek. Aslında birinizi İstanbul’a, birinizi Ankara’ya atamam gerektiği halde hem göz önünde olmamanız hem de bu işin devam etmemesi durumunda sizi yerinizden oynatmış olmamak adına bulunduğunuz yerlerden başlatıyorum. Haydi kolay gelsin.”
Boğulmadık Sayın Hocam. Yıl 2026. Şu an Diyanet İşleri Başkanlığı’nda bir kadın başkan yardımcısı, Genel Müdür ve Kadın Daire Başkanları var. 81 ilde kadın müftü yardımcısı ve hatta büyük şehirlerde iki kadın müftü yardımcısı kadrosu var. Çünkü süreç bunu zorunlu hale getirdi. Olması gereken buydu. Bunun ne İslam’a ne de insanlara bir zararı olmadı. Annemin yılların birikimiyle söylediği deyimlerinden birinde olduğu gibi; “Kâbe’den kerpiç düşmedi”, vesselam.













