Doğrusunu söylemek gerekirse, yazmaktan ben de sıkıldım.
Dönüyoruz, dolaşıyoruz aynı yere geliyoruz. Fasit bir dairenin içinde dönüp duruyoruz, hatta savruluyoruz.
Bundan bir yıl öncesine gidin… Hep birlikte gidelim, birisi çıksa “Herkes maskeyle yaşamak zorunda kalacak” dese, aklıyla arasına mesafe koymuş der, güler geçerdik. Şimdi ise maalesef ki maske, mesafe, hijyen kurallarının bütünü hayatımızın tam orta yerinden geçiyor.
Türk toplumunun sıcakkanlılığını da görmezden gelmeyin; yürekten kucaklaşmalar, dokunmalar, sarılmalar devri büyük çoğunluk adına bitti.
İstemesek de farklı bir yaşam alanı ortaya çıktı.
İstemesek de, zorumuza gitse de, lamı cimi yok yeni normal denilen şeylerin bütünüyle hayatımızı idame ettirmek zorundayız.
Oysa insanlar buna alışamadı işte. Öyle şıp diye alışmasını beklemek de safdillik olurdu zaten. Sorun tam olarak bu noktadan başlıyor zaten. Bu açmalar, kapanmalar, kısıtlar filan var ya, toplum olarak bunlar kaldırıldığı zaman pandemi ortadan kalk hissi oluşuyor. Ne zaman hasta-vaka sayısı düşse ve açılmalar başlasa, misliyle daha beter bir durum ile karşılaşıyoruz. Bin bir zahmetle katedilen mesafe, tedbirler gevşetildiği anda tekrar tekrar katbekat bir geri dönüşe sebep teşkil ediyor.
Yaklaşık bir yıldır benzer senaryolara tanıklık etmek durumunda kalıyoruz.
Evet, herkesin başına bir bekçi dikmek gibi imkân yok.
Evet, elinizde sopayla gezip adalet dağıtma gibi bir durum da söz konusu değil.
O zaman bile bile ladese niçin giriyoruz?
Bu kısır döngü niçin?
Orta yerdeki en temelli mesele, kapanırken de, açılırken de dozajı tutturamamak. Hâl böyle olunca dejavu gibi günler tekraren karşımıza çıkıyor ve sil-baştan başlıyoruz.
Bakın Kayseri’ye 1 Mart’a gelene kadar günlük vaka sayısı 100 kişiye bile ulaşmazken, bugün 557’ye, haftalık 3 bin 900’e ulaşmış vaziyette.
Bir ayda beş misli artış ne demektir salgında siz hesap edin…
Ve böyle giderse rakam nereye varır, hep birlikte düşünelim…













