Edep, adap auta çıkalı çok oldu; kişiliksiz, kimliksiz ve dahi her türlü müptezelliği bünyesinde barındıranlar, her nasılsa pirüpakmış gibi davranarak yaşıyorlar aramızda… Görüyoruz, biliyoruz ve tanıklık ediyoruz ki, çoğunluğun bir şekilde alavere dalaverenin içinde olduğu, ama karşımıza hep tertemiz, ahlaklı, dürüst ve masum bir surette çıktığı gözlemi, artık klişe olmaktan öteye geçti çoktan; adeta toplumsal bir gerçeklik haline geldi.
İkiyüzlüyüz… Bu ikiyüzlülük neden bu kadar yaygın ve neden bu kadar ısrarla karşımızda duruyor? Aslında cevap basit: Sistem buna teşvik ediyor, kültür buna izin veriyor, korku buna mecbur kılıyor. Bir toplum düşünün ki, açıkça ‘farklıyım, eleştiriyorum, hata yapıyorum’ demek bedel gerektirsin. Bedel dediğimiz şey bazen iş kaybı, bazen sosyal linç, bazen aile baskısı, bazen de doğrudan devlet mekanizmasının sopası olsun. Böyle bir ortamda birey ne yapar? Doğal olarak maske takar. Kamusal alanda temiz pak görünmek, özel alanda ise sistemin gerektirdiği her türlü esnekliği göstermek zorunda kalır. Bu maske, artık sadece bireysel değil, kolektif bir ritüel haline geldi. Yüksek sesle ahlak dersi verenlerin, ertesi gün tam tersini yaptığına dair örnekler o kadar çok ki, artık şaşırmıyoruz bile. Siyasette, medyada, iş dünyasında, hatta mahalle arasında… Mesela, en çok ahlak bekçiliği yapan kesimlerin, kendi özel hayatlarında en çok savrulan esnekliği gösterdiği bir tesadüf değil; doğrudan bir savunma mekanizması. Yüksek sesle bağırdıkça, kendi kirini daha iyi örtebiliyorsun. Pek âlâ neden bu kadar kir var da kimse kabul etmiyor? Çünkü kir, artık bireysel değil; sistematik. Rüşvet yaygınsa, torpil normalse, ihale usulsüzlüğü kural haline geldiyse, neredeyse herkes bir yerden dokunmuş oluyor. Ama itiraf edersen dışlanırsın. Reddedersen sistem seni ezer. O yüzden herkes sus pus, herkes ‘el âlem ne der’ kaygısıyla tertemiz poz kesiyor. İşte o korku” korku da bu işin en güçlü yakıtı. Türk toplumunda bireysel onur değil, toplumsal imaj ön planda. Şık giyiniyorsun, dindar görünüyorsun, milliyetçi slogan atıyorsun, yardımsever pozlar veriyorsun… Ama arka planda dönen ilişkiler, para trafiği, güç oyunları bambaşka. Temizlik dış görünüşte, kir ise perde arkasında kalıyor. Bu döngü neden kırılmıyor? Çünkü kırılması için üç şey lazım:
Baskının azalması (sansür, linç, cezalandırma kültürünün zayıflaması)
Şeffaflığın artması (hesap verebilirlik gerçekten işler hâle gelmesi)
Ahlakın ‘görünüş’ten, ‘davranış’a makas değiştirmesi…
Amma velakin mevcut düzen, tam tersini ödüllendiriyor. İkiyüzlülük kariyer yaptırıyor, dürüstlük ise genellikle fatura kesiyor, bedel ödetiyor. Sonuçta ortaya çıkan manzara şu: Bir toplum ki herkes biraz kirli, ama kimse kirli olduğunu kabul etmiyor. Herkes biraz yalancı, ama herkes birbirine “doğru sözlü” rolü oynuyor. Bu, sadece bireylerin suçu değil; uzun yılların birikimi, otoriter geleneklerin mirası, korku ile çıkar arasındaki o zehirli evliliğin meyvesi. Belki de asıl soru şu: Bu maskeyi ne zaman indireceğiz? Ne zaman “temiz görünmek” yerine “temiz olmak” öncelik olacak? Yoksa bu tiyatro daha uzun yıllar devam mı edecek? Zira biliyoruz ki, maske taktıkça yüzümüzün aslı unutuluyor. Ve bir gün, aynaya baktığımızda tanıyamayacağımız noktaya taşınıyoruz, gelebiliyoruz. O gün, kapıyı tam olarak araladığında ise her şey için çok ama çok geç olacak.













