Son yıllarda, toplum olarak pek çok karanlık gerçekle yüzleşmek zorunda kaldık.
Her gün gazetelerde ve televizyonlarda karşımıza çıkan cinayet haberleri, bir zamanlar bizlere uzak ve olağandışı gelen “aile içi şiddet” ve “evlat katili” gibi kavramlar ne yazık ki şimdilerde sıradanlaştı.
Bugün gelinen noktada, bir anne babanın evladının canına kıyması ya da evladın kendi anne babasını öldürmesi yalnızca istisnai bir olay olmaktan çıktı. Giderek daha sık karşımıza çıkan, ürkütücü bir gerçekliğe dönüştü.
Bu tür olaylar, insanı hem derinden sarsıyor hem de toplum olarak nasıl bir dönüşümün içinde olduğumuzu acı bir şekilde hatırlatıyor.
Peki, böylesine büyük bir trajedi nasıl bu kadar yaygın hâle geldi?
Sosyal, psikolojik ve ekonomik faktörlerin birleşimi mi buna yol açıyor, yoksa bireylerin içsel çatışmaları, psikolojik travmaları ve ruhsal çöküşleri mi bu tür yıkıcı sonuçlara kapı aralıyor?
Hangi eşik, bir insanı, en kutsal bağlarını kopararak ölümle sonuçlanan bir yolu seçmeye itiyor?
Anlayacağınız aile içi cinayetlerin ardında yatan nedenler, genellikle tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık.
Fakat bu olaylar hakkında bildiğim tek bir şey var: Aile içi şiddet yalnızca “bir anlık cinnet” değil; uzun zamandır süregelen ve görünmez hâle gelmiş bir toplumsal çöküşün dışavurumudur.
Bu nedenle artık kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz bu sessiz çöküşü ne zaman durduracağız?
Unutulmamalıdır ki, bu sessizlik değişmediği sürece, bugün konuştuğumuz acı olayların yarın daha da ağır şekillerine tanık olmamız kaçınılmazdır.
Bu yüzdendir ki toplumun ruh sağlığı, ekonomik adaleti, iletişim kültürü ve dayanışma ağları artık sorgulanmalıdır. Çünkü bu konulara dokunmadığımız sürece, tek bir bireyin öfkesini konuşmak; yangının dumanıyla uğraşıp ateşi görmezden gelmekten farksız olacaktır.













