Son zamanlarda her gün neredeyse önümüze yeni bir cinayet haberi düşüyor; artık bu tür haberlerle karşılaşmadan bir günü tamamlamak neredeyse imkânsız hâle gelmiş durumda. Üstelik bu haberlerin içeriği giderek daha ürkütücü bir hâl alıyor: Birbirini tanımayan insanlar, sokak ortasında, hiçbir kişisel bağ ya da somut neden olmaksızın şiddetin faili ya da kurbanı olabiliyor. İşte asıl ürkütücü olan da tam burada başlıyor.
İnsanlar artık yalnızca adalet sistemine değil, birbirine de güvenemez hâle geldi.
Sokakta yürümek, toplu taşıma araçlarına binmek, kalabalıklar içinde bulunmak; kısacası insanlar artık gündelik hayatlarını sürdürürken bile “başıma bir şey gelir mi?” endişesiyle hareket etmek zorunda kalıyor.
Kimse görmek istemiyor ama bu olup bitenler, toplumun temel duygusunda yaşanan çok ağır bir kırılmaya işaret ediyor. Üstelik bu kırılma, yalnızca bireysel korkularla sınırlı değil; toplumsal ilişkilerin tamamına sirayet eden derin bir güvensizlik halini beraberinde getiriyor.
Bu korku ikliminin oluşmasında sistemsel sorunların da payı büyük.
Her şiddet olayının ardından yapılan yüzeysel ve geçici açıklamalar, kamuoyunun dikkatinden hızla düşen davalar ve faillerin yeterince cezalandırılmadığı yönündeki yaygın algı, adalet duygusunu zedeliyor. Adaletin sağlanmadığına dair bu inanç güçlendikçe, şiddet toplum nezdinde olağan bir olguya dönüşüyor. Olağanlaştıkça da kendini tekrar eden bir döngü halini alıyor.
Bütün bunların sonucunda ise insanlar, ne hukuka ne de birbirine sığınabiliyor! Günün sonunda ise görünmez ama sürekli hissedilen bir tedirginlik hâli içinde yaşamaya mahkûm ediliyoruz.
Son olarak şunu da belirtmek isterim ki: Şiddetin tekrar etmesine izin veren bu düzen değişmedikçe, adalet suskun kaldıkça kimse gerçekten güvende olmayacaktır!













