Geçen hafta bozguncuların yönetimi ele geçirdiklerinde yapacakları en büyük tahribatlardan birinin, Kur'an'ın ifadesiyle "ekin ve nesli bozmak" olduğunu yazmıştık.
Bugün bunun en çarpıcı örneklerinden biriyle karşı karşıyayız.
Son yıllarda özellikle gençler arasında cinsiyet hoşnutsuzluğu giderek daha fazla konuşuluyor. Sosyal medya, diziler, filmler ve dijital platformlar bu meseleyi çoğu zaman sıradan bir kimlik arayışı, hatta bir özgürleşme hikâyesi gibi sunuyor. Böylece henüz kişilikleri tam olarak şekillenmemiş çocuklar ve gençler, bedenlerini sorgulamaya; kimi zaman da geri dönüşü imkânsız kararlar almaya yönlendiriliyor.
Bugün bazı çevreler tarafından "cinsiyet özgürlüğü" veya "cinsel tercih" söylemiyle cazip gösterilen cinsiyet değiştirme sürecini, bu süreci bizzat yaşamış birinin ifadeleri üzerinden değerlendirmek istiyorum. Ürolog Prof. Dr. M. Zeki Bayraktar'ın İsviçreli eski trans aktivist Chriss Bronimann ile yaptığı söyleşi, bu açıdan dikkat çekici bir hayat hikâyesi sunuyor.
Bu süreci savunanların temel iddiası şudur: Biyolojik cinsiyetiyle kendisini özdeşleştiremeyen bireyler, hormon tedavisi ve cerrahi müdahaleler sayesinde psikolojik huzura kavuşacak ve daha mutlu bir hayat sürecektir.
Peki gerçekten öyle mi?
Chriss'in hikâyesi tam da bu sorunun peşinden gidiyor.
Kendi anlatımına göre çocukluğu sevgi eksikliği içinde geçmişti. Önce öz ailesinde, ardından evlatlık verildiği ailede yeterince ilgi ve şefkat görememişti. Fiziksel ve duygusal ihmale uğramış, buna karşılık komşularının kız çocuklarına gösterilen sevgi ve özeni görünce zihninde şu düşünce yer etmişti:
"Demek ki sevilmek için kız olmak gerekiyor."
Böylece erkekliği tehlikeli, kadınlığı ise sevgiye ulaşmanın yolu olarak kodlamaya başlamış; zamanla cinsiyet disforisi yaşamıştı.
İşte tam burada şu soruyu sormamız gerekiyor:
İnsanın ruhundaki boşluk, bedeninden bir parça kesilerek doldurulabilir mi?
Sorun gerçekten beden midir?
Yoksa yardım bekleyen beden değil, ruh mudur?
Chriss'in anlattığına göre bu süreçte normalde ayrıntılı psikiyatrik değerlendirmeler yapılması gerekiyordu. Ancak kendisi, raporlardan birini para karşılığında aldığını, diğerini ise doktorun görmek istediği profili sergileyerek kolayca elde ettiğini söylüyor. Hatta kendi ifadesine göre, bu süreci yaşayan pek çok kişi psikolojik değerlendirmelerin yeterince sağlıklı yapılmadığını düşünmektedir.
Yirmili yaşlarında hormon tedavisine başladı.
Sonra ameliyatlar geldi.
Doktorlar, "Christian" olarak girdiği ameliyattan "Nadya" olarak çıkacağını söylüyorlardı. Kendisine başarılı bir cinsel hayat vaat edilmiş, risklerden ise yalnızca birkaç dakikalık yüzeysel bir görüşmede söz edilmişti. O da yeni hayatına kavuşacağı heyecanıyla fazla soru sormadan belgeleri imzalamıştı.
Fakat yıllar sonra aynı günü şu cümleyle anlatacaktı:
"Ameliyattan uyandığımda Christian ölmemişti. Ben hâlâ bendim."
Asıl zorlu süreç ise ameliyattan sonra başladı.
Komplikasyonlar...
Enfeksiyonlar...
Tekrarlanan ameliyatlar...
Yoğun ağrılar...
Yeni oluşturulan genital yapının sürekli açık tutulmasını gerektiren son derece acı verici işlemler...
Toplam on altı ameliyat...
On bir gün süren morfin tedavisi...
Morfin kesildikten sonra başlayan daha ağır acılar...
Dışarıdan bakıldığında artık yeni bir adı, yeni bir kimliği ve yeni bir bedeni vardı. Avrupa'nın en tanınmış trans aktivistlerinden biri olmuştu.
Fakat insanın iç dünyası, dış görünüş kadar kolay değişmiyor.
Belki de bütün hikâyenin özeti bu cümledir.
Beden değişmişti.
İsim değişmişti.
Ama acı değişmemişti.
Beni en çok etkileyen ise yaşadığı fiziksel sıkıntılardan ziyade şu cümlesi oldu:
"Psikolojik olarak her gün daha kötüye gittim."
Bir süre sonra intihar girişiminde bulundu.
Hayatının bir döneminde bir manastıra çekildi.
Sessizlik içinde kendisiyle yüzleşmeye başladı.
Ve yıllar sonra şu sonuca ulaştı:
"Nadya dediğim kimlik aslında bir maske, bir cephe, bir illüzyondu."
Sonunda yeniden erkek kimliğiyle yaşamaya karar verdi.
"Bütün yara izlerimle Chris olarak hayata döndüm." derken aslında yalnızca kendi hikâyesini anlatmıyordu.
İnsanın kendinden kaçamayacağını anlatıyordu.
Elbette tek bir hayat hikâyesinden hareketle bütün insanlar hakkında aynı sonuca varmak doğru değildir. Her insanın yaşadığı psikolojik süreç kendine özgüdür ve her vaka kendi şartları içinde değerlendirilmelidir.
Bununla birlikte şu soruyu da sormadan geçemeyiz:
Ruhsal sıkıntının çözümü gerçekten hormonlar ve ameliyatlar mıdır?
Yoksa bu sıkıntılar öncelikle anlaşılmayı, dinlenmeyi ve sabırla tedavi edilmeyi mi beklemektedir?
Bugün bilim dünyasında da çocukluk travmaları, ihmal, aile içi problemler, depresyon, anksiyete ve diğer psikolojik süreçlerle cinsiyet hoşnutsuzluğu arasındaki ilişkiyi inceleyen çalışmalar giderek artmaktadır. Bu sebeple birçok uzman, özellikle çocuklar ve ergenler söz konusu olduğunda aceleci tıbbî müdahaleler yerine uzun süreli psikolojik değerlendirme ve destek süreçlerinin önemine dikkat çekmektedir.
Çünkü insan sadece bedenden ibaret değildir.
Bedeni tedavi etmek mümkündür; ruhu ihmal ederek insanı iyileştirmek mümkün değildir.
Neşter kırılan bir kemiği onarabilir.
Bozulan bir kapağı değiştirebilir.
Tıkanan bir damarı açabilir.
Fakat kırılmış bir çocukluğu...
Eksik kalmış sevgiyi...
Yarım bırakılmış aidiyet duygusunu...
Reddedilmiş olmanın acısını...
Hiçbir ameliyat onaramaz.
Belki de gençlerimize vereceğimiz en önemli mesaj şudur:
"Sen, olduğun hâlinle değerlisin.
Sevilmek için başka biri olmak zorunda değilsin."
Çünkü insanın en derin yaraları derisinde değil, ruhundadır.
Ve ruhsal bir problemi neşterle çözemezsiniz!













