Bir yanda pandemi koşulları-kısıtları… Öbür tarafta siyasetin sertleşen dili, insanları geriyor.
Haliyle kutuplaşmalar artıyor.
Siyasi partiler, tabanını konsolide etme, diri tutma adına veryansın dilini tercih etmekte ısrar edince karşılıklı onarılmaz yaralar açılıyor.
İnsanlar mahallelerine çekiliyor, sadece duymak istediklerine odaklanarak yankı odalarında durumu idare etme moduna giriyor. Her gün biraz daha, biraz daha derken, aykırılıklar ve ayrılıklar cephesi geniş bir yelpazeyi kapsıyor.
Kısa vadede sert üslup ve tavır taraflara getiri sağlamış gibi görünse de, kazın ayağı hiçte öyle değil.
Boşa akan su misali, bu ülkenin enerjisi yok oluşa sürükleniyor.
Bakın nüfusa ve yaş ortalamasına… Genç Türkiye’den, yaşlı Türkiye’ye doğru ciddi bir geçiş var…
Hoyrat ve bile-istiye siyasi tavırlarla negatif âleme doğru istikrarlı bir biçimde yol alınırken, birileri inatla günü kurtarma derdinde. Günü kurtaralım derken, gelecek elden gidiyor ama nafile…
Sizi bilemem ama ben sıkıldım: Sürekli parmak sallayan, dediğim dedik diyen tepeden inmeci ne varsa hepsine itiraz ediyorum.
Sahi bize ne oldu… Ne oldu da böyle apayrı yollara savurulduk?
Niçin birbirimize tahammül edemez hale geldik?
Nedir paylaşamadığımız şey?
Başımız ağrırdı komşumuz vardı,gönlümüz daralırdı komşumuz vardı.
Çorbamızı, umutlarımızı memleket kadar kalbimizi paylaştığımız komşularımız vardı.
Geceleri bekçimiz, gündüzleri sütçümüz, bizim kadar zayıf da olsa, nohuta ve makarnaya alışmış da olsa, Sarman adında bir kedimiz, ceplerimizde kırık misketlerimiz, çamur bulaşığı ellerimiz,
ve gülümseyen bir yüzümüz, kimseye göstermekten utanmayacağımız bir içimiz, bir araya gelerek çektirebileceğimiz bir aile fotoğrafımız vardı.
Yukarıdaki dizelerde şairin yerli ve yerinde tespitle anlattığı çocuklarken, 20-30 yılda hangi ara birbirimize karşı bu kadar gaddar olduk-olabildik; hep birlikte uzun uzun düşünelim…
İnsanlık elimizin altından kayıp gitmeden…
Ve daha da fazla geç olmadan!













