Görünen o ki, yeni kısıtlamalar ile yüz yüze kalacağız.
Bu yazıyı, Bilim Kurulu ve Bakanlar Kurulu kararından önce kaleme aldık ama olması muhtemeller belli: Yeni kısıtlar manzumesi… Zira Türkiye’nin hemen her şehrinden gelen sayılar, iç karartan nitelikte. Hal böyle olunca, karşımıza kaçınılmaz son çıkıyor. Yani son seçenek… Ziya Paşa’nın hafızalara kazınan nush ile uslanmayanın hakkı tekrir, tekrir ile uslanmayanın hakkı kötektir sözü, zorunlu olarak hayata geçecek… Bizim payımıza düşen kötek de, kısıtlamalar olacak.
Pek âla niçin bugünlere geldik?
Cevap basit; ilk pandemi günlerinin doğru, yerli yerinde yönetilmesinin ardından Haziran ayı ile birlikte topluma “Hadi salgın bitti” gibi bir hava estirilmesi ve sınırlandırmaların tamamına yakınının kaldırılmasıyla gele gele bugünlere geldik... Bu sıkıntının birincil kaynağı.
Titiz, konulan kurallara riayet eden bilinçli bireylere inat, ‘Korona nerede hani?’ zihniyetiyle hareket eden cahalet nirvanasını yaşan modellerin tavrı, ikincil sıkıntı kaynağı… Ne hazindir ki, görüyoruz ve tanıklık etmek zorundayız… Adam salgına inanmıyor, illa ki, elle tutulur ve gözle görülür bir virüs istiyor karşısında. Görse, eline bir geçirse, tekme tokat dalacak valla ve de sorunu kökünden halledecek(!)
Türkiye’nin şartları-koşulları bu da, Avrupa’da Amerika’da farklı mı?
Yok, oralarda da değişen bir şey yok… Hatta medeni diye ön alan bu iki kıtada, hayata geçen pandemi önlemleri dahi protesto ediliyor.
Sözün özü şu: Ya önlemlere sıkı sıkıya riayet edeceğiz, ya da daha da sertleşen kısıtlamalarla yaşamaya alışacağız. Artık bi anlayalım, basit kurallara uymadığımız müddetçe, can yakmaya ve canımız yanmaya devam edecek vesselam.












