Saldım çayıra, Mevla kayıra durumları var ya; tıpkıbasım bu durumu yaşıyoruz resmen.
İktidarın kısıtlamaları kaldırmasının ardından, toplumsal olarak algıda problem yaşadık. Zannettik ki; “Kısıtlamalar kalktı ya… Pandemi de bitti…”
Sonrasında gele gele bugünlere geldik…
Kayseri’ye bakıyoruz, hoyratlığın, aman canım sende düşüncesinin faturası ağır biçimde karşımızda duruyor. Sağlık sistemi, tıkandı, tıkanacak… Artık Şehir Hastanesi’nde yoğun bakımlar çift yataklı. Yani Kovit-19’a yakalananların ve tedavi edilmesi gereken kişilerin aşırılığı nedeniyle böyle bir uygulama hayata geçirildi.
Beklenen düşüşün aksine, her gün yeni vakalar artan rakamlarla karşımızda arz-ı endam etmeye devam ediyor. Aritmetik olumsuz manada pozitife yoğunlaşırken, insanlar umursamamaya devam ediyor…
Şu sıralar bir kısıtlamada söz konusu değil. Yapılan açıklamalardan bunu da anladık.
Pek ala ne yapacağız, ne yapmalıyız?
Kabahatin büyük çoğunluğu da bizde değil mi?
Hem kısıtlama istemiyoruz, hem de çoktan salgın günlerinin öncesine döndük bile…
Bireysel sorumluluk, bireysel özen bu kadar mı zor?
Şunu mu istiyoruz; illa yeniden devlet eliyle evlere hapsolalım…
Tabii olarak, toplumun hiçbir katmanı bu düşünceden yana değil… Olmamalı da… O halde neyin keşmekeşliğidir bu yaşadıklarımız?
Elbette bu öykünün aşı ve aşı karşıtları ayağı var. Aşıyı ısrarla reddedenlerden bahsediyoruz. Sayıları hiçte azımsanmayacak ölçüde. İktidarın açıkladığı veriler art arda açıklanıyor. Geçiniz iktidarı, muhalifliğiyle tanınan bilim insanları ve meslek örgütleri de aynı şeyi söylüyor: Yaşadığımız şey, aşısızların pandemisine dönüştü. Yoğun bakımlarda yatanların yüzde 90’ını aşısızlar ve eksik doz aşıya sahip olanlar teşkil ediyor.
Aslında hikâye gayet basit ama ne hazindir ki, anlamıyoruz ve anlatamıyoruz…
Ve geldiğimiz nokta, “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” faslıdır!













