Farkında mısınız, Türkiye’de her ne hikmetse ikiye bölünüyor. Gri alan yok, ara ton yasak.
Laik mi, dindar mı?
Sistemden yana mı, vatan haini mi?
Zengin, mi ezik mi?
Bizden mi, yoksa terörist mi?
Tartışıyoruz, net ve keskin biçimde… Oysa gerçek hayatın içinde çoğumuz aynı anda hem iki tek atıp hem namaz kılıyoruz… Bir taraftan hükümete veryansın ediyoruz, öte yandan şükredip “Daha ne olsun” diyebiliyoruz... Fakat, siyaset ve medya eliyle bu karşıtlık durumunun sürekli uçlarını büyütüyoruz, sivriptiyoruz:
Ya kahraman ya hain.
Ya kazanan ya kaybeden.
İşte bu dikotominin dik âlasıdır ve kolaydır:
Hızlı biçimde mobilize eder, sorgulamayı engeller, suçu hep karşıya atar. Lakin ülkeyi yorar, yorar, bitirir. Sanırım umudu daha da arttırarak başlayabiliriz hayata ama nasıl?
Üzgünüm ama ikili karşıtlık, kutuplaşma ne yazık ki duygusal aşırı tepkileri de beraberinde getiriyor: Bir anda her şey mükemmelden, her şey mahvolduya savruluyorsun bir biçimde.
Ve bununla birlikte ortaya çıkan duygu, stres, kaygı ve depresyonu körüklüyor, ilişkileri zehirliyor: İnsanları ya ‘tamamen iyi’, ya ‘tamamen kötü’ görüp kolayca kırgınlık, öfke ve kopuş yaşıyorsun.
Karar vermeyi felç ediyor: Orta yol görünmeyince ya aşırı risk alıyorsun ya donup kalıyorsun, toplumsal düzeyde kutuplaşma da giderek derinleşiyor.
Bu kolaycılık, yani ikili karşıtlık sayesinde insanlar birbirini daha kolay şeytanlaştırıyor, vesselam…
Her mahalle, karşı tarafı merdut ilan etmekte beis görmüyor…
Haliyle empati azalıyor, anlayış bitiyor, diyalog imkânsız hale geliyor.
Sonuç: Sürekli öfke, güvensizlik ve kolektif tükenmişlik.
Sürekli ama sürekli ‘hep-hiç” bombardımanı altında zihinlerimiz yıpranıyor. Olması gereken ne derseniz, galiba şu cümlede saklı:
“İkisi de değilim. Ben başka, yanin farklı bir yerdeyim.”
2026’da biraz daha gri, biraz daha gerçekçi, biraz daha sağlıklı, dikotomiden uzak olsak keşke.













