Adalet, ahlak, şeffaflık, hesap verebilirlik, dürüstlük, vicdan, onur ve benzeri gibi kavramları unuttuk galiba.
Toplumun kahir ekseriyeti, işini çıkıştırma derdinde. Bir biçimde işini yoluna koyma adına binbir kılıkla dolaşan dolaşana…
Kör tuttuğunu misali işte…
Günü kurtarma, ânı yaşama adına dön baba dönüyoruz.
Hatta dönmekten başımız dönüyor.
Bu olan bitene tanıklık etmekse, insani değerler taşıyan bütün bireyler için tahammül edilebilir gibi değil; lakin realite bu.
Vicdansız, saygısız, nobran bir dönemde, bitmek bilmeyen sizin mahalle, bizim mahalle kavgaları vaktinin orta yerindeyiz…
Tarafların yalın gerçeğe dahi tahammülleri yok.
Kamplaşma, kutuplaşma adına jelatini açılmamış sövgüler…
Bizi biz yapan ne kadar değer varsa, hepsinin üstünde zıpzıp zıplayanların ahlaklı, hırsızların, arsızların muteber kişilik olarak topluma lanse edilmesi ise Makyavelist düşüncenin ete kemiğe bürünmesinden başka bir şey değil zahir.
Kabul etsek de, etmesek de insanı insan yapan değerlerin yerine gücü konuşlandıran ve ona tapınma noktasına gelen davranış biçimlerinin egemenliğine, esaretine boyun eğen absürt bir döneme tanıklık ediyoruz.
Pek doğaldır ki, kimse kendine hiçbir olumsuzluğu kondurmuyor. Ancak toplum neyse, yaşadıklarımız ve fenalıkların tamamı bunun iz düşümüdür oysa.
Yüksek düzeyde aldatıcılık…
Yüksek düzeyde riyakârlık…
Yüksek düzeyde duyarsızlık…
Ve ardından, “Boş ver… Böyle gelmiş, böyle gider” geyiği ile avunmalar.
Ardı sıra da, başa gelen en küçük haksızlıkla ağlamalar, sızlamalar.
Genel geçer hikâye böyle devam ediyor işte…
Neyse, neyse…
Boş verelim iyisi mi, gitsin-bitsin!
Nasılsa bana dokunmayan yılan bin yaşasın değil mi?
E o zaman bu kafalara topyekûn hayırlı işler, bol güneşler…













