Türkiye deprem ülkesi; bunun lamı cimi yok. Tarih tekrar ede ede karşımızda arz-ı endam ediyor; her defasında aynı acı, aynı gözyaşları.
Bir gün… Birkaç hafta, sonra hiçbir şey yokmuş gibi hayat devam ediyor.
Sarsıntının şiddeti değişik, bıraktığı yara aynı.
Ardından aynı hikâye, aynı terane: Benim oğlum bina okur, döner döner yine okur üzerinden yürüyen yürüyene!
Duyar kasmaları eşliğinde, cekli, caklı cümleler ve tabii ki timsah gözyaşları…
Oysa ülkemizin yeryüzünün en aktif deprem kuşaklarından birisinin içerisinde bulunduğu bölgede yer aldığı bilimsel gerçek…
Oysa bu toprakların yüzde 96'sının farklı oranlarda deprem tehlikesi riski taşıdığı, nüfusunun yüzde 98'sinin bu bölgelerde yaşadığı, uzun yıllardır yürürlükte olan imar ve afetler mevzuatındaki çeşitli hükümlere rağmen uygulamada etkili bir yapı denetiminin sağlanamadığının açık bir gerçek olarak karşımızda duruyor…
1999’de Türkiye’yi sarsan 17 Ağustos ve 12 Kasım depremleri sonrası ortaya konulan bir araştırma var ve şöyle deniliyor:
“Proje denetimi aşamasında dahi projelerin yüzde 91'inde tasarım, hesap ve çizim hataları olduğu, uygulamanın ise hiç denetlenmediği ve şantiyelerin yüzde 90'ında yönetmelik ve standartlara aykırı beton döküldüğü ve beton mukavemet değerlerinin projesinde öngörülenden ortalama olarak yüzde 40 daha az olduğu tespit edildiği, bu araştırmalar ve yaşanan son depremler, 3194 sayılı Kanunda yapım işlerinde rol alan teknik uygulama sorumlusunun (fenni mesul); yapı projelerini ve uygulamalarını denetlemekle sorumlu olan belediyeler ve valiliklerin; uygulamayı hiç denetleyemediklerini bütün çıplaklığı ile ortaya koyduğu görülmüştür.”
Meselenin özü net bir biçimde ortada: Denetlemiyoruz. Denetleme mekanizması çalışmıyor. Saldım çayıra, Mevla kayıra anlayışı ile her deprem sonrası yürekleri yakan gerçekle yüzleşiyoruz. Acılar acıları kovalıyor, ağlaşıyoruz, bitiyor... Tekrar bir deprem, tekrar aynı nakaratlar… Ekle üstüne kaderciliği de, “mis gibi” tertemiz ne âlâ memleket havaları faslı…
Türkiye’de yaşanan deprem şiddetleri Japonya’da ortaya çıktığında tek kişinin burnu kanamıyor, uykusu bölünmüyor bizdeyse, “Sesimi duyan var mı” diye artık sıradanlaşan bir cümle.
Bilim ve bilimselliği, yok sayarsak…
Denetim anlayışını çöpe atarsak…
Aldatarak, kandırarak inşaat yapmaya devam edersek, karşımızda, son olarak İzmir’de yaşadığımız acı bilançosu hiç eksik olmayacak…
Demem o ki; kimse acılar üzerinden ucuzluk yüklü cümleler kurmasın. Yetti gari!












