2026 yılı için Türkiye’de dört kişilik bir ailenin açlık sınırı, sendika verilerine göre 29 bin 828 lira olarak hesaplandı.
Buna karşın 2026 yılı asgari ücreti, yüzde 27’lik bir artışla net 28 bin 75 lira olarak açıklandı.
Asgari kelimesi “en az” anlamına gelmesine rağmen, belirlenen ücretin açlık sınırının dahi altında kalması, bu durumu yalnızca ekonomik bir veri olmaktan çıkarıp toplum adına trajikomik bir tabloya dönüşmektedir.
Bir çalışanın emeğinin karşılığında en temel beslenme ihtiyaçlarını dâhi karşılayamaması, içinde bulunduğumuz ekonomik düzenin en denli çarpıklaştığını açıkça gözler önüne sermektedir.
İşin en üzücü tarafı ise, bugün ülkemizde insanların büyük bir bölümü asgari ücretle hayatını sürdürmeye çalışıyor.
Üstelik bu insanların önemli bir kısmının kirada oturuyor olması, mevcut tabloyu daha da ağırlaştırmaktadır. Kira bedellerinin neredeyse maaşlarla yarıştığı bir ülkede, asgari ücretli bir çalışanın yaşamını sürdürebilmesi artık matematikle değil, sabırla açıklanabilir hâle gelmiştir.
Beni asıl düşündüren ise, bu tablonun zamanla kanıksanır hale gelmesidir.
Yoksulluğun sıradanlaştırıldığı, emeğin değersizleştirildiği bir düzenin kalıcılaşması, toplumun adalet duygusunu derinden zedelemektedir.
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bir ülkede çalışmak, insanı yoksulluktan kurtarmıyorsa, biz neyi tartışıyoruz?













