Aklı öldürürsen, ahlak da ölür.
Akıl ve ahlak öldüğünde millet bölünür.
Kadıyı satın aldığın gün, adalet ölür.
Adaletin öldürdüğün gün, devlet de ölür.
Bu sözler neredeyse 600 yıl önce İstanbul’u fetheden büyük hükümdar Fatih Sultan Mehmet’e ait. Kendisi Fatih Sultan Mehmet Han, 9 yaşında hafız, 12 yaşında padişah oldu ve 21 yaşında İstanbul’u fethetti. Fatih, 7 dil biliyordu, ressamdı, şairdi ve bilim insanıydı. Fatih'in çok yönlü bir insan olması ve dehasının karşılığı ise 30 yıllık iktidarında 2 imparatorluk, 14 devlet, 4 krallık, 11 prenslik yıktı, Osmanlı topraklarına kattı.
Bugünkü ifadeyle sahici bir entelektüeldi. Ta o zamanlardan ortaya koyduğu akıl, ahlak, adalet ve vurgu yaptığı şu yukarıdaki sözler, toplumun her kesiminin beynine nakış nakış işlenmeli, mıh gibi çakılmalı. Liyakatin ellerimizin arasından kayıp gittiği, ahlakın apış arasına indirgendiği bir düzenin içinde debelenme ruh hali de bize düştü zahir.
Hani şu sıralar yargıda rüşvet çarkı kapsamında adliyenin içinden yazılan mektuplar havada uçuşuyor, Anayasa Mahkemesi ile Yargıtay arasında ağır ifadeler yüklü cümleler pinpon topu gibi gidip geliyorsa, acı gerçek ama iyi günlerden geçmiyoruz demektir. Toplumu koruyan, kuşatan, can ve mal emniyetini sağlayan, huzur ve sükûn içinde yaşamamızın teminatı olması gereken iki yüksek mahkemenin birbirini tanımama noktasına kadar gelinmiş olması hepimiz adına hem korkutucu, hem de ürkütücü.
Hep birlikte düşünelim bakalım; Fatih Sultan Mehmet Han’ın ta o zamanlardan ifade ettiği ‘adaletin öldüğü gün, devlet de ölür’ günlerine doğru hızla yol alıyoruz sanki. İşte tam bu noktada siyaseten ‘makul cümleler’ duymak yerine, kerameti kendinden menkul birçok hukuk dışı tavır ile tartışma daha da alevlendiriliyor. Yapmayın beyler, Oysa Anayasa; büyük toplumsal sözleşme, bizi bir arada tutan ortak mutabakat ve tüm kanunların, hukuk kuralların bütünüdür. Demem o ki, anayasa ve hukuk üzerine bu ülkede bir tartışma varsa, siyasetçiler değil, bırakalım gerçek manadaki hukukçular yapsın bu işi.













