Geçtiğimiz 13 Mayıs, Türk Dil Bayramı idi.
Karamanoğlu Mehmet Bey'in 1277'de tarihe düştüğü "Şimden girü, , kapuda, divanda, mecliste ve seyranda, Türk dilinden gayrı söz söylemeye... (Bugünden sonra hiç kimse, dergâhta, divanda, mecliste ve sarayda, Türkçeden başka dil konuşmayacaktır.)" Haberi alan Yunus; "Hay Allah'ım, yüce Allah'ım,” dedi kendi kendine, “Bu güzel dile sahip çıkan bir bey oldu nihayet! Dilerim bundan böyle Türkçe'nin önü açık olur, zenginleşerek, daha bir güzelleşerek, ta kıyamete dek, devam eder gider."
Evet, Türk Dil Bayramı’nı her yıl Kutluyoruz ama dilimize sahip çıkıyor muyuz; hiç sanmam!
Ne kadar yazsak ve üzerinde ne konuşsak da yetmiyor... Çünkü, abulukluk yüklü günlerden geçiyoruz...
Toplumsal hatlar kesik.
Aradığımız kişilere bir türlü ulaşılamıyor: Zahir kapsama alanı dışındalar.
Konuşuyoruz ama anlaşamıyoruz işte...
Okulda...
Evde...
İşte...
Alışverişte...
Minibüste...
Gazetelerde....
Televizyonlarda...
Dahası aklınıza neresi gelirse, yani memleketin herhangi bir mekanında sanki sihirli bir el Türkçe’nin katline hükmetmiş.
Karşımızda öbek öbek saçmalıklar silsilesini yaşamak zorunda bırakılıyoruz; Arapça tebalalar da işin cabası…
Nereden nereye diye düşünüyoruz pek tabii olarak.
Bu kafayla Yunus’un dediği gibi, Türk Dili kıyamete kadar devam eder mi bilinmez ama bir bilen ne demiş ona kulak verelim biz:
Öğrenciler bir gün hocalarına sorarlar:
- Eğer elinizde ülkenin işlerini düzeltecek bir kudret ve olanak bulunsaydı, işe nereden başlardınız?
Hoca, düşünmeden şu yanıtı verir:
- Dilin doğru kullanılmasına çalışırdım.
Öğrenciler, hocalarının yüzüne şaşkın şaşkın bakarlar:
- Fakat bu küçük bir şey. Niçin çok önemli olduğunu söylüyorsunuz?
Bilge hoca başını sallar ve şöyle devam eder:
- Eğer dil doğru kullanılmazsa, ağızdan çıkan sözcükler ifade edilmek istenen şeyleri vermez. Söylenen sözler ve kullanılan sözcükler ifade edilmek istenen amacı anlatamayınca da, yapılması gereken işler yapılamaz. Yapılması gereken işler yapılamayınca da, ahlâk ve sanat soysuzlaşır. Ahlâk ve sanat soysuzlaşınca da adaletsizlik başlar. Bu durumda halk ne yapacağını bilemez ve çaresizlik içinde bocalar, durur...
İşte bizim meselemiz de tam olarak budur ve üstene daha da lakırtı etmenin de gereği yoktur.













