İlginç günlere eşlik ediyoruz; farkındaysanız… Mesela, kendi kendinizle hesaplaşmayı denediğinizde, orta yerde devasa acılar zincirine tanık olmamak mümkün mü?
Geriye baktığımızda acı görüyorsak, tam olarak bilemediğimiz şeyler saçımızdan tırnağımıza kadar topyekun düşüncemizi rahatsız ediyorsa, canınızı sıkmak istemem ama gelecek günler de böyle olacak demektir. Doğru ve isabetli kelimelerin bizden uzaklaştığını hissediyorsak eğer, öteden gelen ve beriye uzanan bir yol yoksa, şimdiki zamanın trafiğinde gözüne far tutulmuş tavşan misali berhava olan yılları liste başına koymak zorundayız.
Özür dilemeyi bile 'özür diledik ya lan, hâlâ ne konuşuyosun' haline getirmeyi başarmış bir millet olarak, tabii ki sanat-edebiyat alanında da yüksek bir ürün yaratma imkânımız yoktur. Bırakın geriye, geçmişe bakmayı, dikiz aynası kullananlar bile giderek azalıyor.
Bütün bunların nedeni diyemeyeceğim ama, buradan bakınca en azından vaziyet almamız gerekirse, ortak bir sosyo-psikolojik hallenmeler dikkat çekiyor; yarım yamalak nostaljilerden, rezolüsyonu düşük görüntülerden, kopilenmiş bilgilerden, üstünkörü ilgilerden, saman alevi heyecanlardan mürekkep insanlık koşullarına şahit olunca, karşımıza şöyle bir izah tarzı ortaya çıkıyor: Bilinçli veya bilinçsiz, Türkiye'de ezici bir çoğunluk, gerek sosyal gerek özel hayatında, büyük bir acı çekme korkusuyla davranmak adına kısır döngünün bizatihi kendisini yaşamaktadır.
Kimseler kusura bakmasın ama yüzlerdeki sosyal mimikler, konuşma ve yazılardaki eskivler, geçmişe çekilen süngerler, total amnezi, hatta toplumsal alzheimer, sadece spekülatif olanın değer yaratması ve değerli sayılması, sadece spot ilişkiler piyasasının canlı olması, büyük puntolu genel lafların metinsel karşılığı bulunmaması, idare-i maslahat ve maslahat-güzar vatandaşların bolluğu, sahte hüzünler, öforik sevinçler hep bundan.
Öz güvenini ile birlikte endazesini kaybetmiş, önüne konulan bonus ve amortiyle keyiflenen, etrafındakileri kazıklayarak sebeplenen ve yere tükürerek özgüven tazeleyen insanlar, acıya mukavemet edemeyeceklerini bildikleri için böyledir; korkmaktadırlar. Suçluluk duygusu diye bir şeyin var olmadığını, ancak ... korkusu diye bir şeyin var olduğunu sezmektedirler.
Normal ve kendi halinde olma durumunu kaybetmiş, histerik duygu ve davranış mantolamasıyla domine edilen, aşırı ataklık, kabalık, pısırıklık veyahut da eziklik arasında gitgellenmek suretini genel geçer yaşam biçimi olarak özümseyen bu arıza insan tipi, maalesef hakiki bir acı duymasına yol açacak kanallarını, yani tek çıkış olan bu emniyet şeridini de tıkamıştır: runul budur üzgünüm!
O halde merak edilen o soruyu soralım: Bir gün yol açılır mı?
Bu gidişle bu yolun açılacağını sanmak ise ancak safdillilik olur.
Bizatihi toplumsal iç bünye gerçeklerimizin dışa vurumudur kıyısından köşesinden anlatmaya çalıştıklarım.
Haa..
Yine mi algılayamadınız?
O zaman zaten sözüm size değil?
İflah olmayacağımızı/olmayacağınızı biliyorum vesselam.
Ben sizi hiç mi hiç tutmayacağım; normatif şaklabanlıklar dünyasında!













