Son yıllarda günler birbirini kovalamıyor, âdeta üst üste yığılıyor.
Daha bir konuyu sindiremeden yenisi çıkıyor karşımıza. Bir sabah ekonomik kaygılarla uyanıyor, akşamına bambaşka bir krizle yüzleşiyoruz.
Gündem hiç hafiflemiyor. Çünkü hayat hafif değil.
Gündem ağır; çünkü sorunlar ağır.
Ekonomi “geçici dalgalanma” ,
Adalet “istisna” ,
Eğitim “reform aşamasında”.
Gençlerin umutsuzluğu ise neredeyse bir istatistik başlığına indirgenmiş durumda.
Bu sorunlara çözüm üretilmediği sürece gündem de hafiflemiyor; sadece şekil değiştiriyor. Bugün başka bir başlıkla karşımıza çıkan sorun, yarın aynı ağırlıkla geri dönüyor.
Asıl mesele şu: Gündem artık yalnızca haber bültenlerinde değil.
Pazarda, kirada, iş görüşmelerinde, “acaba yarın ne olacak?” sorusunda.
İnsanlar bugün hayal kurmaktan çok, ertesi ayın kirası, yarının faturasını, bugünün dayanma gücünü hesaplıyor. Hayat, plan yapmaktan çok idare etmeye indirgenmiş durumda.
Tam da bu yüzden insanlar, kendi hayatlarının akışını kuramadan, nefes almaya fırsat bulamadan, bitmek bilmeyen toplumsal krizlerin figüranı hâline geliyor.
Böyle bir tabloda kişisel olan her şey erteleniyor; hayaller, beklentiler, hatta itirazlar bile.
Kamusal olan ise çözülmeden, aynı ağırlıkla herkesin hayatına yük olmaya devam ediyor.
Peki, bir toplumda insanlara yalnızca dayanmayı öğretip yaşamayı unutturuyorsak, geriye ne kalır?













