Toplum olarak hep olumsuz olanı görür, hep yanlış olanı eleştiririz. Peki ya takdiri, alkışı hak edenler? İşlerini ne kadar can gönülden yapsalar dahi, ne kadar fark yaratsalar da “o onların görevi” der geçer gideriz. Oysaki her yapıcı eleştiri gibi yerinde ve dozunda alkış da motive edicidir ve mutlaka yapılması gerekir.
Fakat günümüzde öyle bir noktaya geldik ki sanki dünya batsa umurumuzda değil.
Son yıllarda ülke olarak çok büyük felaketler yaşadığımız için hemen her konuda duyarlılığımızı mı kaybettik, yoksa değişen hiçbir şey olmayacağı için “saldım çayıra, Mevla’m kayıra” misali hepten boş mu verdik açıkçası aklım almıyor.
Sokrates’in “Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir” sözü çok manidardır. Hem bilginin ve öğrenmenin sonsuzluğuna hem de yaşadığımız ve yaşayacağımız şaşkınlıklara işaret eder.
Her alanda olduğu gibi maalesef toplumumuzda da özü sözü bir olmayan, olanı olduğu gibi yansıtmayan, gerçekleri olduğundan başka türlü göstermeye çalışan o kadar çok insan var ki.
İşin kötü yanı böylesi mide bulantısına sebebiyet olan olaylara neredeyse hepimiz şahit oluyoruz.
İnsan bu durumlara kızmalı mı? Üzülmeli mi? yoksa ‘bu da gelir bu da geçer’ diye la havle mi çekmeli bilemiyoruz.
Aslında yaşamda hiçbir şey kusursuz değildir. Hiçbir şey ideal değildir. Belki de hayatımızın her alanında %100 hoşnut bile değilizdir fakat burada ki asıl melese, şu yalan dünyada herkes birbirinin yargıcı olması. Sürekli olarak insanlar her yapılana bir kalıp bulma derdinde.
Modern çağın özeti de bu değil midir ki zaten; Kelime çok, anlam az. Yasa çok, adalet az. Geveze çok, konuşan az. Yürüyen çok, ilerleyen az…













