Hayatı ve bilinmeyeni sorgulamak, bir şeyin doğruluğunu araştırmak, olayları kendi içsel süzgecimizden geçirerek anlamaya çalışmak bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimizdir.
Son dönemler de ise bu durum tam tersi haline gelindi. Birçok insan ne söylediğine bakılmadan kimin söylediğine bakarak o düşünceye inanma eğilimindeler.
Oysaki duyduğun kulaktan kulağa oyunu gibidir, kim bilir sana gelene kadar nerede bozuldu.
Eskiler; ‘Evladım insan kulağından zehirlenir’ her duyduğuna inanma derlermiş. Ne haklı bir söz.
Maalesef ki artık gerçekler sorgulanmadan insanlar inanma eğilimi içerisinde oluyor.
Adına toplumsal buhran mı demeliyiz, yoksa körü körüne inanç mı anlamakta zorlanıyorum.
Toplum olarak bilmiyoruz, bildiğimizi zannediyoruz, işte sorunsalımız da tam olarak bu.
Hemen hemen her alanda böyleyiz.
Günümüz dünyasında içinde bulunduğumuz dönemde teknolojinin gelişmesiyle her ne kadar her şeye kolayca ulaşabiliyor olsak da, toplum olarak teknolojiyi verimli kullandığımızı düşünmüyorum.
Sebebi ise bizim toplumumuz her şeyi bilen bir uzman havasında oldukları için ve en haklı benim kafası hüküm sürdüğünden dolayı neredeyse çoğu insan araştırma ve sorgulama eğilimine girmiyorlar. Çünkü insanlar duydukları her şeye inanma eğilimindeler.
Oysaki sorgulamak, araştırmak yaşamımızın bir parçasıdır. İnsan sorgulayarak ufkunu aydınlatır.
Einstein’ın dediği gibi, “Evrendeki en büyük ziyan sorgulama yeteneğini yitirmiş bir beyindir.”
Sorgulamak, yaşamımıza yön veren ve yolumuzu aydınlatan bir lamba gibidir.
Bize süreli olarak bahşedilmiş yaşamımıza yatırım yapmak istiyorsak, düşüncelerimizi harekete geçiren yolları araştırarak bol bol okumalıyız. Böylelikle kendi yaptıklarımızı ve çevremizde gelişen olayları sorgulayabilir, yakınlarımıza ise daha fazla yararlı olabiliriz.














