İnsan doğası gereği dünyaya geldiği andan itibaren duygular hem iş hayatımızı hem de özel yaşantımızda önemli bir rol oynuyor. Bu sözlü ya da davranışlarla da olabilir.
Duygular deyince işin içine hem zihnimiz hem de içinde yaşadığımız ortamın şartları giriyor.
Genel anlamda etrafımızda gelişen olayları çeşitli şekillerde algılıyoruz ve duygularımızı bu algılara göre temellendirebiliyoruz. Bunun sonucunda ise, duygular bir veya birden fazla davranış modeline yönlendiriliyor.
Çoğumuz hayatımız boyunca büyük başarılarla, mutlu sonlarla, sürprizlerle geçen bir yaşamın hayalini kuruyoruz.
Her zaman bir şeyler olsun, güzel farklılıklar deneyimleyelim, duygusal yönden hep mutluluk verici olaylar yaşayalım istiyoruz.
Ve bunun yanı sıra “hayatım sıradan geçmesin…” düşüncesi kafamızda dolaşırken sahip olduğumuz yaşamın tadını çıkarmakta zorlanabiliyoruz.
Günümüz dünyasının en büyük sorunlarından biri hayatımızda benzer olan günlük deneyimlerin farkındalığına varmak yerine ‘olmayana’ odaklanıyoruz.
Her sabah kalkıp işe gitmek, akşam evde film izlemek, hafta sonu aktivite yapmak için dışarı çıkmak, ev işleriyle ilgilenmek, yürüyüş yapmak veya kitap okumak gibi eylemlerin kıymetini bilmek yerine sıra dışı bir şeyler yaşamak için farklı arayışlara giriyoruz.
Aslında yaşantımızın sıradan gelmesinin nedeni hayatımızın keyifsizliği ya da sıkıcı olması değildir.
Asıl nedeni toplum olarak hayata dair yanlış inançlarımız ve beklentilerimizdir.
Kişinin içsel beklentileri, düşünceleri, inançları, algıları yaşamdan zevk almasını engelliyor.
Sürekli düşünce farklılığı arayışına girdikçe hayattan zevk alma oranı da gün geçtikçe düşüyor. Bulunduğumuz yerle barışık olup, anda kalıp, kusursuz bir hayat düşüncelerini bir kenara bırakıp yaşadığımız o “sıradan” hayatın her anının tadına varabiliriz.













