Aşağıda okuyacaklarınızı, tam iki gün önce yazmıştım… İki güne kalmadı, bir günde 6 saat arayla iki kadın hayattan kopartıldı.
Bir gram faydası olur mu bilmiyorum ama kadın cinayetlerinden bir gün önce bu sütunlardan dile getirdiklerimi bir kez daha paylaşma gereği hissediyorum…
***
Dün 25 Kasım’dı, yani Kadına Yönelik Şiddet Günü!
Aslında değişen bir şey yoktu… Yine “Kadına yönelik şiddet politiktir” pankartları, yine “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” sloganları, yine ekranlarda aynı uzmanlar, aynı istatistikler, aynı gözyaşları… Anlaşılacağı üzere, Her yıl aynı gün, aynı cümleler tekrarlanıyor amma velakin bir şey değişmiyor: Kadınlar ölmeye devam ediyor. Dün gece bir kadın daha öldü… Adı önemli değil; çünkü yarın başka biri olacak. “Eşi tarafından”, “sevgilisi tarafından”, “eski nişanlısı tarafından”… Cümlelerin sonu hep aynı olacak: Bıçaklandı, vuruldu, boğuldu, balkondan atıldı. Sonra basın açıklaması: “Şiddet insanlık suçudur.” Elbette suçtur. Ama bu cümle kurşun geçirmez yelek değil ki. Biz bu ülkede yıllardır aynı tiyatroyu izliyoruz.
25 Kasım yaklaşır, herkes birden feminist olur…
Sosyal medya mavi-portakal kurdelelerle dolar…
Maaile siyaseten “sıfır tolerans” denilir…
Bir hafta sonra herkes eski hayatına döner.
Ta ki bir kadın daha öldürülene kadar... Asıl mesele şu: Biz kadına yönelik şiddeti ‘kötü insanlar’ tarafından işlenen bireysel bir suç gibi görüyoruz. Oysa bu bir sistem meselesi. Erkeğin ‘sahip olma’, ‘itaat ettirme’, ‘cezalandırma’ hakkını doğallaştıran bir sistem. Namusu” kadının bedeniyle özdeşleştiren, ‘erkek adam ağlamaz ama döver’ diye öğreten-öğretilen, ‘kıskandım, elimde değildi’yi kabul edilebilir kılan bir sistem. 6284 sayılı kanun var, İstanbul Sözleşmesi’nden çekildik diye yerini dolduracak acar düzenlemeler gelecek deniyor. İyi de mevcut kanunlar uygulanmıyor ki arkadaş… Hatta koruma kararı alan kadınlar öldürülüyor. “Uzaklaştırma” verilen adam aynı akşam eve dönüyor.
Şikâyetçi olan kadın “barışmış” diye şikâyetinden vazgeçmeye zorlanıyor.
Sonra ekranlara çıkıp “Kadınlar da şikâyetinden vazgeçiyor” diyorlar. Sanki kadınlar vazgeçiyor; sanki “barıştırılmıyor”, tehdit edilmiyor, çocukları rehin alınmıyor, ekonomik şiddetle köşeye sıkıştırılmıyor Bu işin çözümü ne seminerde, ne mitingde, ne de “farkındalık” kampanyasında. Çözüm, erkeğin kadını dövmesinin “normal”, “özel hayat”, “aile içi mesele” olmaktan çıkmasında. Bunun için de:
Şiddet failine verilen cezaların caydırıcı olması lazım. “İyi hal”, “tahrik”, “haksız tahrik” indirimleri kalkmalı.
Şiddet uygulayanın silah ruhsatı derhal iptal edilmeli.
Koruma kararı ihlali hapisle sonuçlanmalı, para cezasıyla değil.
Ve en önemlisi de, erkek çocuklarına küçük yaştan itibaren “hayır” demeyi, reddedilmeyi, kontrol edememeyi öğretmeliyiz. Bir de “Göster paşam pipi amcanlara” bayağılığından arınmalıyız…
Gün, takvim döndü. Bakın bugün 26 Kasım… Kadın cinayetleri sahiden son bulsun isteniyorsa, yalnızca kolluk kuvvetleri tedbirleriyle değil, aileden, okuldan başlayarak atılacak çok önemli adımlar var… Bunun için aynı cümleleri tekrar etmek yetmez. Aynı acıları tekrar tekrar yaşamamak için artık aynı sistemi değiştirmek zorundayız. Yoksa seneye yine burada oluruz. Yine aynı gün. Yine aynı cümleler. Ve yine yeni bir kadın mezarı. Yeter artık.













