İfrat (Herhangi bir konuda çok ileri gitme, ölçüyü aşma, aşırı davranma, taşkınlık) ve tefrit (Herhangi bir konuda çok geride kalma, yeterli ölçüde olmama durumu), bireyin ve toplumun sağlıklı gelişimini engelleyen iki uç nokta. Türkiye, tarih boyunca bu iki uçta gezinen bir toplum oldu. Ortasını bulmakta zorlandığımız her meselede ya göklere çıkarıyor ya da yerin dibine batırıyoruz. Ne yazık ki bu sadece siyasetle sınırlı değil; eğitimden sağlığa, ekonomiden kültüre kadar hemen her alanda kendini gösteren bir zihinsel refleks hâline gelmiş durumda. Kayseri’nin birkaç günlük asayiş bilançosuna bir bakın, ne demek istediğimi daha net anlarsınız…
Biliyorum ki bu coğrafyada hepimiz duygularımızı yoğun yaşıyoruz. Sevdiğimiz zaman gözü kara seviyoruz, kızdığımızda ise köprüleri yakmakta tereddüt etmiyoruz. Bu duygusal yoğunluk, karar alma süreçlerimize de yansıyor. Akıl ve mantığın devreye girmesi gereken noktalarda bile duyguların yön verdiği tercihler yapıyoruz. Sonuç olarak, ya aşırı idealize edilmiş beklentiler ya da umutsuzlukla örülmüş karamsar tablolar çıkıyor karşımıza.
Bu durum özellikle sosyal medyada daha görünür hâle geliyor. Bir gün bir kişi ya da fikir alkışlarla karşılanırken, ertesi gün linç kültürünün odak noktasına oturabiliyor... Duyguların bu kadar uçlarda yaşanması, toplumsal sağduyunun zayıflamasına ve bunun getirdiği saçma sapan haller silsilesini hepimize dayatılan bir realite artık.
Uçlarda yaşayan tüm ülkelerde olduğu gibi Türkiye’de şiddet, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde giderek daha görünür hâle geliyor. Kadına yönelik şiddet, sokak şiddeti, dijital zorbalık, nefret söylemleri… Hepsi farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor ne yazık ki…
Bir olay yaşandığında ya büyük bir infialle tepki gösteriliyor, ya da “bize dokunmayan yılan” anlayışıyla sessiz kalınıyor. Şiddetin normalleşmesi, sadece fiziksel değil; psikolojik ve ekonomik boyutlarıyla da toplumun dokusunu kökten sarsıyor.
Medya, sosyal medya ve gündelik dilde şiddet içerikli söylemlerin yaygınlaşması, bu sorunun daha da derinleşmesi gibi bir ucube vaziyeti getirip önümüze bırakıyor... Bir yandan “erkeklik” üzerinden meşrulaştırılan güç gösterileri, diğer yandan “özgürlük” adına her türlü saldırgan davranışın savunulması… Bu iki uç, maalesef kanayan yara olarak karşımızda arz-ı endam ediyor.
Şiddetin ifratı, yani aşırılaşması; tepkisizliğin tefritiyle birleştiğinde ortaya çıkan tablo, sadece bireyleri değil, toplumun geleceğini menfi manada etkiliyor. Bu nedenle şiddetle mücadelede de denge şart: Ne inkâr, ne de abartı. Gerçekçi, kararlı ve kapsayıcı bir yaklaşım şart.
Üzgünüm ama siyasi tartışmalarda da aynı kutuplaşma hâkim. Bir görüş ya tamamen doğru kabul ediliyor ya da bütünüyle reddediliyor. Ortak akıl, uzlaşma, müzakere gibi kavramlar neredeyse romantik bir hayal artık günümüzde. Oysa demokrasinin özü, farklılıkların bir arada yaşamasını mümkün kılmak değil midir ama öyle olmuyor nedense!
Dedik ya hayatın her alanında ifrat-tefrit sarmalı var diye… Elbette eğitim politikalarında da ifrat ve tefrit arasında gidip geliyoruz. Bir dönem ezberci sistem eleştirilirken, sonrasında sınavsız, ölçümsüz bir eğitim modeli savunulabiliyor. Ne bilgiye dayalı bir disiplin ne de yaratıcılığı teşvik eden bir özgürlük tam anlamıyla yerleşebiliyor. Her reform, bir öncekinin tam zıttı gibi sunuluyor, sonrasında da gelişiyoruz, iyi yoldayız teraneleri havada uçuşuyor…
Bitmiyor tabii, ekonomik söylemlerde de benzer bir ifrat-tefrit savrulması söz konusu. Bir gün “dünyaya meydan okuyan” bir ekonomik modelden bahsediliyor, ertesi gün “kriz var ama biz farklıyız” deniyor. Gerçekçi analizler yerine ya hamasi övgüler ya da felaket senaryoları dolaşıyor. Anlayacağınız bitmeyen kısır döngü girdabının içinde debelendikçe debeleniyoruz.
Oysa denge, sadece bireysel yaşamda değil, toplumsal yapıda da bir ihtiyaç. Eleştirel düşünceyi, empatiyi ve sabrı yeniden hatırlamamız gerekiyor sanırım. Aksi halde gidilen yol, çıkmaz sokağın bizatihi kendisi, vesselam…













