Her şey sloganik, üzüntülerimiz bile…
Hiçbir şey ifade etmeyen kalıp cümleler o kadar çok tekrar ediliyor ki, gerçek sorunları konuşmak yerine onlara sarılıp uyuşuyoruz resmen. Paltatıyorsun bir slogan, düşünmeye dahi gerek bırakmıyor… Lakin sonrasında, fatura geliyor, zam geliyor, adaletsizlik geliyor… Ve o sloganlar birden boş bir teneke gibi kalıyor elimizde. Sanki hepimiz bir tiyatro sahnesindeyiz; replikler belli, alkışlar hazır, ama perde indiğinde aynı karanlıkta kahir ekseriyet hep birlikte kalıyoruz; farkında mısınız bilmem…
Bir sabah uyandığınızda telefonunuzda şu bildirim beliriyor: ‘Birlikte daha güçlüyüz…’ Aynı anda televizyonda bir reklam: ‘Yarınlar bizim…’ Sosyal medyada ise bir ünlü, bilmem ne diye paylaşım yapmış, altına binlerce kalp. Siz ise faturanızı ödeyememiş, çocuğunuzun okul masrafını karşılayamamış, bir yakınınızı hastanede bekliyorsunuz. O an içinizde tek bir cümle yankılanıyor: Yeter da, yeter. Çünkü artık sloganlar bizi taşımıyor; aksine sünepe bir bulut gibi üstümüze çöküyor. Slogan, doğası gereği kısa ve etkilidir. Bir fikir karmaşasını tek bir vuruşta özetler: ’Tamam mı devam mı?’, ‘Falan mı, filan mı…’ Bunlar bir zamanlar gerçekten bir şey ifade ediyordu. İnsanlar meydanlarda bu cümleleri haykırırken gözlerinde ateş vardı. Ama o ateş söndü; geriye sadece biraz kül ve biraz duman kaldı. Artık sloganlar, bir tür uyuşturucu gibi. Acıyı hissetmemek için hızlıca söyleniyor, paylaşılıyor, alkışlanıyor, nokta… Örnek mi istiyorsunuz, bir bakan zamları anlatırken, “Milletimizin refahı için çalışıyoruz” diyor. Bir muhalif lider mitingde “Bu düzen değişecek” diye bağırıyor. İkisinin de ortak noktası: Somut hiçbir şey söylememek. Ne zam, ne değişim; sadece bir avuç kulağa hoş gelmesi beklenen kelimeler silsilesi. İşin hazin tarafı, biz, o kelimelerin altına sığınıp bir süre daha nefes alıyoruz. Ta ki gerçek hayat kapıyı çalana kadar. Slogan yorgunluğu dediğim, tam olarak da bu. Zihinlerimiz o kadar çok boş lafa maruz kaldı ki, artık en güzel cümle bile içimizi ısıtmıyor. Bilhassa siyasetin içinden çıkan logan yüklü ne varsa inandırdılar, inandık. Sonra, sonrası şu: Geriye sadece bir yorgunluk kaldı; bir de kelimelere karşı duyulan derin bir hissiyatsızlık. Bakın şuraya-buraya not edin, demedi demeyin, bu sloganik yorgunluk fevkalade tehlikeli. Çünkü insan umudunu kaybedince önce kelimelere, sonra insanlara, en sonunda kendine küser. Sloganlar artık birleştirici değil, ayrıştırıcı olur. Nitekim gele gele o günlere geldik işte…
Her kesim kendi sloganını yarattı, kendi kabilesine çekildi. Fakat birde sessiz çoğunluk var sloganların kargaşasına karşı çıkan… Daha az slogan, daha çok hesap verilebilirliği arayanlar... Doğrudur; amenna, saddakna, somut cümleler kurmak zor iştir, evet. Ama en azından yalan söylemez. En azından insanı aptal yerine koymaz. Bir gün gelecek, bir politikacı kürsüye çıkıp şöyle diyecek: “Arkadaşlar, durum kötü. Ama şunu şunu yaparsak, şu kadar zamanda şu sonucu alırız. Söz, yapamazsak çekiliriz.” O gün, o politikacıya kimsenin alkış tutmasına gerek kalmayacak. Çünkü insanlar alkışlamak yerine, ilk kez gerçekten dinleyecek. O güne kadar ise lütfen şu içi boş tencere misali önümüze konulan şu sloganları elimizin tersiyle ittirelim. Ya gerçekleri anlatın, ya da susun birader diyebilme özgüvenine sahip olalım… Zira bizim artık boş sözlere değil, müreffeh ve yaşanabilir bir ülkeye ihtiyacımız var. Sloganların bizi kurtarmayacağı aşikâr… Toplumu kurtaracak olan, sloganların arkasındaki boşluğu dolduracak cesarettir. Kim bilir, belki o cesaret, tam da bu yorgunluktan doğar.
Hani sessiz çoğunluk demiştim ya, o grup, aslında sandığımızdan çok daha kalabalık.
Bir gün o kalabalık konuşmaya başladığında, sloganlar susacak. İşte o zaman suyun akışı tersine dönecek, en azından umudumuz bu!













