Duydunuz, gördünüz, tanıklık ettiniz; hepimiz, hepiniz…
Ankara Kocatepe Mimar Kemal Anadolu Lisesi’nde yaşanan olayda, bir Fizik öğretmeni olan Mehmet Canpolat’ın ders anlatırken bir grup öğrencinin alaycı kahkahalarla, el kol hareketleriyle ve açıkça saygısız bir tavırla onu aşağılaması… Ardından da, o meşum video sosyal medyada yayılınca ülke genelinde büyük bir infial uyandırmasından bahsediyoruz... Haliyle Millî Eğitim Bakanlığı hemen devreye girdi, öğrenciler hakkında disiplin soruşturması başlatıldı. Öğretmen ise, dikkat çekici bir olgunlukla, öğrencilerden şikâyetçi olmadı. Pek âlâ buradaki temel sorun ne sizce? Vakayı adiyeden deyip bir kenara mı çekilelim şimdi?
Mesele, birkaç öğrenci değil elbette. Birkaç densiz genç hiç değil. Temel sorun, bir toplumun en kutsal ilişkilerinden birinin, öğretmen-öğrenci ilişkisinin, göz göre göre değersizleştirilmesi ve bu durumun normalleştirilmesi. Öğretmenin bilgi aktaran bir “hizmetli” gibi görülmesi, öğrencinin ise müşteri ya da patron konumuna yükseltilmesi. Bu zihniyet, birkaç kendini bilmezin yaptığı saygısızlıkla başlamadı; yıllardır biriken bir kültür erozyonunun bizi getirdiği sonuçtur.. Öğretmenin otoritesi önce veli baskısıyla, sonra popülist eğitim politikalarıyla, en sonunda da sosyal medyanın linç mekanizmasıyla aşındırıldı. Bugün bir öğretmen sınıfta ‘Hayır’ dediğinde veli okula koşuyor, müdür araya giriyor, öğretmen haddini aşmakla suçlanıyor. Çocuk ise hiçbir zaman “Yanlış yaptım” demeyi öğrenmiyor; çünkü her yanlışının arkasında bir ama oluyor: Çocuk haklar, baskı, özgüveni kırmamak üzerine yürüyen bir anlayışın tezahüründen bahsediyorum. Sonuç, karşımızda duruyor işte: Çocuk, 17 yaşına geldiğinde öğretmeniyle dalga geçmeyi “özgüven”, saygısızlığı “hak arama” sanıyor. Kamera karşısında kahkaha atarak el kol hareketi yapıyor, çünkü daha önce hiç gerçek bir sınırla karşılaşmamış. Anne-baba “canım benim, stres atıyordur”, okul idaresi “aman veliyi küstürmeyelim” diye geçiştirmiş, toplum da “çocuk işte” deyip sırnaşık ruh haline bürünmüş. Ta ki iş sosyal medyada patlayana kadar. Öğretmen Mehmet Canpolat’ın şikâyetçi olmaması ise olayın en acı yanıdır. Adam muhtemelen “Bu çocuklar zaten kaybedilmiş, ben bir de hayatlarını karartmayayım” diye düşündü. Belki de yıllardır o kadar çok saygısızlık gördü ki, artık alıştı. Belki de “Bakanlık zaten gereğini yapar” diyerek kendini teselli etti. Ama o şikâyet etmese de, o görüntüler milyonlarca öğretmenin içinde biriken öfkeyi, çaresizliği ve utancı temsil ediyor. Türkiye’de öğretmenler artık mesleklerini yaparken hem öğrenciden, hem veliden korkuyor, hem de kendi meslektaşlarından “Aman sesinizi çıkarmayın, başınız belaya girer” uyarısı alıyor. Bu olay bir grup yetersiz bakiyenin yaptığı terbiyesizlik değil; bir sistemin çöküşünün küçük bir fragmanıdır.
Öğretmen sınıfta otorite olacak ki çocuk haddini bilsin.
Müdür öğretmenin arkasında duracak ki veli haddini bilsin.
Bakanlık da popülizm yerine ilkeli bir duruş sergileyecek ki toplum haddini bilsin.
Bunlar olmazsa, yarın başka bir okulda başka bir öğretmen aynı görüntülerle karşılaşır ve kimse şaşırmaz. Çocuklara özgüven adı altında sınırsızlık verdik. Şimdi o sınırsızlık geri tepiyor. Düzelteceksek, laf değil, cesaret ve makulü bulmak lazım.
Öğretmene “Öğretmensin, otoriten var” diyecek bir sistem lazım.
Çocuğa “Hayır” demeyi öğretecek bir aile ve okul lazım.
Yoksa bu görüntüler çoğalır, öğretmenler susar, çocuklar büyür ve bir gün o kahkaha atan çocuklar kendi çocuklarına da aynı saygısızlığı miras bırakır. Temel sorun saygısızlık değil; saygının suç, otoritenin baskı, disiplinin şiddet sayıldığı bir eğitim anlayışının iflasıdır. O sınıftaki kahkahalar, aslında bir medeniyetin çöküşünün ses kaydıdır. Bundan haberiniz var mı?













