Büyük filozof Sokrates der ki: “Felsefe, neleri bilmediği bilmektir…”
Biz öyle bir dönemden geçiyoruz ki, herkes her şeyi allame mertebesinde biliyor. Elifi görseler mertek zannına kapılanların iyi para ettiği düzenin içinde birilerine bir şeyleri anlatmanın gereği var mi bilemiyorum…
Cehaletin kutsandığı, insanlığın ayaklar altına alındığı, şeref, onur, haysiyet gibi kavramların üzerinde tepinildiği ve bunları yapan karaktersizlerin baş tacı ilan edildiği döneme denk gelmek de ayrı bir yazı konusu olsa gerek.
Her türlü herzeyi yerken, sütten çıkmış ak kaşık gibi orta yerde arzı-ı endam eden, deveyi hamutuyla götürürken kendini ak pak gibi lanse eden ve itibar verilenlere de buradan selam olsun!
Söylenecek, yazılacak çok şey var ama neyse…
Ve üzgünüm ama pespayeliğe bile rahmet okutacak günlerden geçiyoruz ne yazık ki!
İyisi mi biz fazla lakırtı etmeden işi erbabına bırakalım… Bakın ne diyor Ziya Paşa:
Ne günlere kaldık ey Gazi Hünkâr,
Katır mühürdar oldu, eşek defterdar…
***
Sadi-i Şirazi devam eder: Eksik olsun zilletle elde ettiğin yemek; tenceren kaynıyor, şerefin devrilmiş…
İnsanı yoran hayat değil, biliyoruz ki taşıdığı maskelerdir.
Dünyada gerçeği konuşmak kadar zor, yalakalık yapmak kadar kolay bir şey yoktur. ( Fyodor Dostoyevski )
Hayat bir tiyatro gibidir, en kötü insanlar en iyi yerlerde otururlar…(Aristophanes)
Günün anlam ve önemine binaen, Ahmet Yılmaz ile yazıya nokta koyalım:
Bir kaç köpek gülsün diye,
Kurda kıyan kul utansın
Mevki, makam, para için,
Alkış tutan el utansın.
Çıkar için şerefsizce,
Kıç yalayan dil utansın.
Annenizin suçu yoksa,
Sebep olan döl utansın.