Aralık ayı geldi mi vitrinler parlar, sokaklar kalabalıklaşır, kredi kartları daha sık el değiştirir.
Yılbaşı alışverişi, artık yalnızca yeni bir yıla girmenin değil, tüketimin zirve yaptığı bir dönemin de sembolü hâline geldi.
Işıklı çam ağaçlarının altında umutlar kadar harcamalar da büyüyor.
Her yıl “bu kez sade olacak” diye başlayan niyetler, AVM kapısından girildiği anda buharlaşıyor.
Hediyeler, süsler, sofralar…
Hepsi birer zorunlulukmuş gibi sunuluyor.
Reklamlar, sosyal medya paylaşımları ve indirim tabelaları, “eksik kalma” duygusunu bilinçli olarak körüklüyor.
Oysa yılbaşı, eksikleri tamamlamak değil, geride kalan bir yılı tartmak için bir durak olmalı.
Artan hayat pahalılığı, yılbaşı alışverişini birçok aile için keyiften çok stres kaynağına dönüştürmüş durumda.
Bir yanda “indirim” adı altında etiket oyunları, diğer yanda daralan bütçeler…
Vatandaş, bir hediye alırken iki kez düşünüyor; bir sofrayı kurarken kalem kalem hesap yapıyor.
Eskiden kalabalık sofraların simgesi olan yılbaşı akşamı, bugün “ne kadar kısmalıyız” sorusuyla hazırlanıyor.
En çarpıcı olan ise tüketim baskısının çocuklar üzerindeki etkisi.
Yeni yıl, çocukların gözünde artık takvim yaprağından çok, hediye listesi anlamına geliyor.
Oysa yeni yıl; paylaşmayı, umut etmeyi, birlikte olmayı öğretmesi gereken bir eşik olmalıydı.
Belki de bu yıl, yılbaşı alışverişini yeniden düşünmenin tam zamanıdır.
Daha az ama anlamlı hediyeler, gösterişli sofralar yerine samimi buluşmalar, pahalı süsler yerine içten dilekler…
Yeni yılı karşılamak için cüzdanı değil, kalbi açmak yeterlidir.
Unutmayalım; yeni yılı değerli kılan, alınanlar değil, geride bırakılanlardır.
Borçla, stresle, yarışla değil; umutla, sağduyuyla ve dayanışmayla girilen bir yıl, en pahalı hediyeden çok daha kıymetlidir.













